Ehliyete ait semavî ve mükteseb arızalar :

Ehliyete ait semavî ve mükteseb arızalar :

546 -: Ehliyeti vücub ile ehliyeti edaya arız olarak bunlardan bi­rini veya her ikisini izale eden veya bunların hükümlerinde tağayyüt husule getiren şeylere «avarızı ehliyet» denilmektedir.

Avarız, denilen şeyler, zuhurlarile bir şeyin haleti asliyyesini tağyir ettikleri veya bir şeyin mahiyyeti asliyyesine münafi bulundukları ci­hetle bu «avarız» adını almışlardır. Müfredi arız veya arızadır.

547 - : Avarızı ehliyyet, avarızı semaviyye ve avarızı müktesebe kısımlarına ayrılır. Semavî arızalar; insanın kisbile, irade ve ihtiyarile olmaksızın zuhura gelen arızalardır. Çocukluk, cünun, ateh, iğma, nevm, nisyan, hayz, nifas, maraz, mevt, rık halleri gibi.

Mükteseb arızalarda insanın kesb ve ihtiyarile veya izale etmemek suretile dahli bulunmasile zuhura gelen arızalardır: CehL sekr, hezl, ha-1 ta, ikrah, sefeh, sefer gibi.

548 -: Semavî arızalara dair izahat:

(1) : Sigar = çocukluk hali: insanın mahiyyeti levazımından olma­yıp onun vücudi haricîsine lâzım, vilâdetle bulûğ arasında carî ve asıl insanın hılkatindeki gayeye münafi olduğu cihetle arızalardan sayıl­mıştır.

Sigar; bir fıtrî halettir ki taakkul çağından, yâni: iyiyi ve kötüyü tefrik ve temyiz zamanından evvele nazaran bir aczi manzdır. Teakkul ve temyiz zamanından itibaren ise vacibi edaya bir nevi ehliyet demek olur.

Baliğden bir özür sebebile sukuta ihtimali olmıyan bir şey, böyle mümeyyiz bir çocuktan da sukut etmez, imanın nefsi vücubü gibi. Bi­naenaleyh bir mümeyyiz çocuğun imanı muteberdir. Bir kere iman et­ti mi artık bulûğundan sonra bu imanını iade ve tecditten müstağni-bu­lunur. Şu kadar var ki bu çocuk, vücubi eda ile mükellef olmadığından riddeti takdirinde katli lâzım gelmez.

Baliğden herhangi bir özür veya afv sebebile sakıt olan bir şey, mümeyyiz çocuktan da sakıt olur. Çünkü bunda çocukluk hali de bir Özürdür.

Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuk, müverrisini öldürse mirasından mahrum kalmaz ve kendisine kısas lâzım gelmez." Çünkü katil cezası, afv ile baliğden sakıt olacağı gibi bu çocukluk özrü sebebile de çocuk­tan sakıt olur.

Mümeyyiz bir çocuk, kimseye velî olamaz. Çünkü kendisindeki acz velayetine münafidir. Fakat bu aczinden dolayı başkası kendisine velî olur. Gayri müslim, mümeyyiz bir çocuğun zevcesi ihtida etse kendisine de ihtida etmesi teklif olunur, velisine teklif olunmaz. Çünkü kendisi­nin islâmiyeti muteberdir.

Rakik -köle veya cariye olan bir çocuk, başkasına varis olamaz. Kezalik: gayri müslim olan bir çocuk, müslim olan karibine varis ola­maz. Çünkü rık = memlûkiyyet, esasen ehliyeti irse münafidu Gayri müslim ise muslime velî olamaz. İrs ise velayet üzerine mebnidir.

(2) : Cünun = delilik, güzel ile çirkin şeylerin aralarını temyiz, âkibetlerini idrâk eden kuvvei akliyyenin İhtilâlinden ibarettir.

Mecnunun imanı, ebeveynine, ve velisine tebean şahindir. İrtidadı da ebeveynine tebean muteber olur. Binaenaleyh mecnun bir kitabının kitabiyye bulunan zevcesi islâm olsa mecnunun velîsine islâm olması tek­lif olunur. Velîsi islâm olursa mecnunun nikâln ö^vam eder. Velisi islâm olmazsa bu mecnun ile zevcenin araları tefrik edilir.

İmtidat eden bir cünun ile ibadetler sakıt olur. Şöyle ki: bu imü-dat, namazlara nazaran İmamı Âzam ile Ebu Yusuf'e göre bir gün ile bir geceden bir miktar ziyade devam etmekle tahakkuk eder. îmarm Muhammede göre ise altıncı namaz vaktinin girmesiyle husule gelir.

Bu imtidat, oruç hakkında tara bir ay devam etmekle vücude ge­lir. Bir ramazan ayı içinde muvakkaten ifakat bulsa bu . ayın orucunu şifayâb olunca kaza etmesi icab eder.

Zekât hakkında da tam bir sene devam etmekle tahakkuk eder.

Mecnunlar, emval hakkındaki fillerinden dolayı tazmin ile muahaze olunurlar. Meselâ: birisinin bir malını bunun bedelini ödemeleri lâzım gelir. Fakat sözlerinden dolayı zaman ile muahaza olunmazlar. Çünkü sözlerinin mânâlarını teakkul edenıiyeçekleri cihetle bunlar şer'an mu­teber değildir. Binaenaleyh mecnunların akidleri, ikrarları sahih olmaz. Velev ki velîleri icazet versin.

(3) : Ateh = Bunaklık; bir âfettir ki akılda haleli mucip olur, sa­hibinin sözleri vesair işleri kâh âkilâne ve kâh mecnunâne bulunur.

Kendisinde ateh bulunan şahsa «matuh» denir. Mecelle, matuhu şöyle tarif etmiştir: Matuh, ol muhtellüşşuur olan kimsedir ki fehmi ka-lîl ve sözü müşevveş ve tedbiri fâsid olur.

Matuhlar, âkil çocuklar hükmündedirler. Binaenaleyh bir mümeyyiz çocuk başkasına vekil olabileceği gibi matuh de olabilir. Şu kadar var ki bunlar da akdin hakları, kendilerine değil, müvekkillerine raci olur.

(4) : Igma -baygınlık; gayri tabiî bir füturdur ki, kuvvetleri izâ­le eder, bu yüzden sahibi kuvasını istimalden âciz kalır.

Igma, uykunun fevkindedir. îgnıa, ibareleri iptal eder ve her halde abdesti bozar. İgma, namaza nazaran cinnet hükmündedir. Oruç ve zekât hakkında ise cünun hükmünde değildir; igma ile bunlar sakıt olmaz. Çünkü igmanın bir sene, hattâ bir ay devamı nadirdir.

(5) : Nevm -uyku; gayri ihtiyarî olan bir fûtun tabiîdir ki, akk ve havassı zahireyi amelden men eder.

Nevm, eda hakkındaki hitabın intibah vaktine kadar teehhürünü icab eder, nefsi vücubün teehhürünü raucib olmaz. Çünkü nevm, nefsi vücube sebeb olan zimmoti ve islâmı İhlâl etmez. Edanın intibah ile ha­kikaten veya kaza suretile halefen ifası mümkündür.

Uyku, ihtiyar ve iradeyi ibtal eder. Bu cihetle uykudaki şahsın söz­leri sahih olmaz. Meselâ: aüş verişi, talâkı, i'takı, riddeti ve ihtidası mu­teber olmaz ve namaz halindeki sözleri, kıraetleri üzerine hükm teret­tüp etmez.

(6) : Nisyan = unutmak; kuvvei hafızada bulunan ve mülâhazası kabil olan bir şeyi mülâhaza ve derhâtır edememektir.

insanın gördüğü bir çok suretler, bellediği bir nice meseleler, kuv­vei hayaliyyesinde mürtesim bulunur. însan bunlardan birini evvelce ha­fızasında bulunmuş olan suretine tatbik edemezse buna «sehv» denir. Bu sureti hiç hatırlıyamazsa buna-1 da »nisyan» denilir. Bir vakitte mü­lâhaza edilemiyen bir sureti sonra istenilen vakitlerde mülâhaza müm­kün olursa bu ademi mülâhazaya da «zühul» adı verilir.

Bir sehv hali, az bir tenbih ile zail olmıyacak bir derecede bulunur­sa «hata» sayılır.

Nisyan, bir şeyin vücubüne münafi değildir. Hukuki ibadda Özr sa­yılmaz. Çünkü bu vücub ile hukuk, akla müstenittir. Akl ise nisyan ha­linde de mevcuttur. Binaenaleyh bir kimse, unutarak namazını vaktin de kılamazsa bunu kaza etmekle mükellef olur.

Kezalik : bir kimse, bir malın başkasına aidiyetini unutarak onu ken­di umuruna sarf etse bedelini borçlu olur.

Hukuki ilâhiyye hususunda nisyan, eğer tezekküri mucib bir şeye mukarin ise özür sayılmaz, mukarin değilse sayılır.

Meselâ : namaz kılarken unutularak su içilse namaz bozulur. Çün­kü namaz vaziyeti, bu nisyana mâni olacak bir haldir. Fakat oruçlu kimse unutarak su içse orucu bozulmaz. Zira oruç hali, bu nisyana mâ­ni olacak bir mahiyette değildir.

(7) : Hayz = kadınların âdeti, aybaşı hali ve nifas = lohusahk ha­li. Bunlar, ehliyeti izale etmezler. Şu kadar ki, namaz ile oruç için taha­ret şart olduğundan bu hallerde namaz, çok tekerrür etmesinden dolayı sakıt olur. Oruç ise kazaya kahr.

(8) : Maraz = hastalık; tabiatın bozulmasıdır, bedeni tabiî cereya­nından alıkoyan bir halettir.

Maraz; aczi mucibdir, fakat ehliyete münafi değildir. Bu cihetledir ki, maraz ile ne hukuki ilâhiyye, ne de hukuki ibad, sakıt olmaz. Namazın, zekâtın, vesair borçların sakıt olmaması gibi. Şu kadar var ki, hu-kukullaha aid teklifler, kudretle meşruttur. Binaenaleyh bir hasta, ayak­ta namaz kılamazsa oturarak veya ima ile namaz kılar. Oruç tutamâz-sa bunu da kazaya bırakır.

Bir hastalık, marazı mevt olunca varislerin ve alacaklıların hakla­rı hastanın, terekesine teallûk eder, hasta bazı tasarruflarından mahcur bir hâle gelir. Meselâ: bu halde .borcu olmayan bir hastanın vasiyeti, te­rekesinin nihayet sülüsünden muteber olur. Sülüsanı hakkında muteber olmaz. Fakat böyle bir mariz, nafakası, tabib ücreti, mihri misil ile te-ehhülü hususunda asla mahcur olmaz. Çünkü bunlar, onun hayatî ihti­yaçlarından bulunmuştur.

(9) : Mevt = ölüm; halis bir aczdir, kuvvetten tamamen mahrumi­yettir. Mevt ile mükellef kimselerden namaz, oruç, zekât gibi teklifler sakıt olur. Kezalik: meyyit üzerine hayatta iken vacibüleda olan karib-ler nafakası vesair şileler vefatile sakıt olur. Yalnız vaziyet yolile yap­mış olduğu şileler devam eder.

Ölüm ile meyyitin zimmetinden borç sakıt olup terekesi veya kefili mevcut ise onlara teveccüh eder,

ölünün vaktile gasb ettiği veya vedia olarak nezdinde bulundurdu­ğu şeyler, vefatile sakıt olmaz. Mevcut ise kendisinden, değil ise mağsıı-bun bedeli terekesinden istihsal olunur. Vedia hususunda taaddî ve tak­siri var ise o da usulen terekesinden istifa olunabilir.

Ölünün kendi haceti için meşru olan şeyler de vefatile sakıt olmaz. Bu cihetle terekesinden evvelâ: teçhiz ve tekfini temin edilir, sonra borç­ları verilir, daha sonra vasiyetleri tenfiz edilir, bunlardan sonra da te­rekesinin bakiyyesi varisleri arasında taksim olunur. Bütün bunlar, meyyitin ihtiyaçları sayılarak hiç kimsenin rızasına bakılmaksızın sıra-sile yerine getirilmek icab eder.

Bir kimsenin kati edilmesinden dolayı icab eden kısas hakkı, o kim­senin varislerine iptidaen sabit olur. Bu cihetle varisleri bu kısası afv

edebilirler.

Kısas hakkı, ölünün bir hacetini kazaya salih olmadığından kendi­sine değil, varislerine bidayeten sabit olmuş oluyor. Şu kadar var ki bu hak, mecruh için münakid olduğundan mecruhun carihi bu hakdan afv etmesi, sahihtir. Artık bu cerhten müteessiren vefatı takdirinde vârisle­ri için bu hak, yeniden sabit olmaz. (Cinayetler mebhasine müracaat!.)

Ölü, uhrevî âlem itibarile ber hayat sayılır. O âlemde hasenat ve seyyiatine göre hakkında muamele yapılır. Dünyada iken uhdesine te­veccüh etmiş olan hukuku üâhiyye ile hukuki ibaddan o ebediyyet âle­minde mesul olur.

(10) : Rık = kulluk = memlûkiyet; bir aczi hükmîdir. Sahibi hür kimselerin ahi oldukları bir kısım tasarruflara ehl bulunmaz. Şahadet. İrağa., vpıl&vpt. hilâfet gibi. Rık, bekaen böyle bir acz-i hükmîdir, aslı itibarile ise küfrün cezası ol­mak üzere meşru bulunmuştur.

Rık, tecezzi kabul etmez. Yani: bir kimse, kısmen rakik ve kısmen hür olamaz. Çünkü rık, bir küfr eseri, bir kahr neticesi olduğundan bun­lar, mütecezzî olmadığından rık da mütecezzî olamaz.

İmameyne göre i'tak da tecezzi kabul etmez. Bu cihetle kısmen azad edilen bir rakik, tamamen azad olmuş, oluc

Rık, mala malikiyyete münafidir. Çünkü sahibi, memlûk olduğun­dan mâlik olamaz. Bu cihetle bir işde istihdam edilse ücreti mâlikine aki olur. Fakat rık hali, malın gayrisinde malikiyyete münafi değildir. Bina­enaleyh rakik, nikâh hakkına, hayat hakkına maliktir. Nikâhı münakkl olur. Şu kadar var ki nefazi, velisinin iznine bağlı bulunur.

Rık, sahibinin bedenî ibadetler ile mükellefiyetine *ve bunların sevab-larma nailiyyetine mani değildir. Rakik de namaz ile, oruç ile mükelleftir ve bunların sevabları kendisine aittir. Fakat hac ile mükellef değildir. Çünkü haccı ifa için malen, bedenen kudreti bulunmuş olamaz. Onun ma­lı yoktur, velîsinin izni olmadıkça kuvveti bedeniyyesini hacce sarf ede­mez. Bunun içindir ki, bir rakik, hac ettikten sonra azad edilip badehu hac için muktedir olsa yeniden hac etmesi lâzım gelir.

Rık sahiplerinin zimmetleri zaiftir. Bir rakik, iki kadından fazlasını* nikâhında cem edemez. Ve bir rakika hurre üzerine nikâh edilemez. Rakik ve rakikenin diyetleri, hür kimselerin diyetlerinden noksandır. Buna mu­kabil kendileri hakkındaki hudud cezalan da hür kimselerin bu cezaların­dan eksiktir. Çünkü külfet, nimete göredir.

Kölelerin cihada iştirak etmeleri, mâliklerinin iznine mütevakkıftır. Kendi kendilerine iştirak etmiş olsalar ganaimden tam sehimlere müs-tahik olamazlar. Belki kendilerine «razh» adile bir mikdar atiyye verilir.

Rık hâli; velayete ve irse nailiyete münafidir. Rakiklerin şahadetleri, hükümleri, çocukları evlendirmeleri caiz olmaz. Ve mala malik olamı-yacakları cihetle kariblerine varis olamazlar. Malik olsalar bu mal, ölü­ye yaoancı olan mâliklerine ait olacaktır.

Rık hali, ismet-i dem'e münafi değildir. Binaenaleyh bir köleyi ve­ya cariyeyi haksız yere amden kati eden hür kimseler hakkında kısas lâzım gelir. (I'tak mebhasine müracaat!.)

549 -: Mükteseb arızalara dair izahat :

(1) : Cehî = bilmemek. Bilmek, kabiliyetini haiz olan bir kimsenin bir şeyi bilmemesi, bir cehildir. Eğer bir kimse, o şey hakkında hiç bk şey bilmiyorsa bu» bir cehli basittir. Fakat o şeyi yanlış biliyor, meselâ: o şey halâl iken ona haram tanıyorsa bu da bir cehli mürekkebdir ki, bu­nun izalesi daha güçtür. Bir meçhulün nakizini iddiaya mukarin olan bir cehalet, bir cehli mürekkebdir. Esasen cehl, dört kısma ayrılır :

(A) : Sahibi hakkında özür teşkil etmeyen cahildir. Âlemin Halikı. zişanım bilmemek gibi. Çünkü bütün mükevvenat, o halikı kadîmin vücu-ılline delâlet ederken onu bir akıl sahibinin bilmemesi özre salih ohniyan bir cehaletten başka bir şey değildir.

(B) : Özre salih olmamakla beraber derecesi birinci kısımdan dün olan cehildir. Sıfatı ilâhiyyeyi ve küffarın cehennemde muhalled kalma­lar rnı bilmeyip inkâr etmek gibi. Böyle bir cehalet, vazıh delillere mu-nafidir. Bu cihetle bir Özre salih olamaz. Ancak bu inkâr, bu babdaki de-iılleri te'vilden neşet ettiği cihetle derecesi birinci kısımdan dûndur.

Meselâ : feylesoflardan bir takımı, sıfatı ilâhiyyeyi -kadimlerin taaddüdünü müstelzim olacak diye -inkâr edip Allah Tealâ âlimdir, itendi zatile her şeyi bilir, ayrıca bir ilin sıfatüe muttasıf değildir, dener. tCezalik: cehennemdeki hulûddan murad da orada uzun bir müddet kat­maktan ibarettir, derler. Bütün bu te'viller, hatadır. Fakat büsbütün ın-Aâr olmayıp birer te'vile müstenid olduğundan birinci kısım cehaletten dun görülmektedir.

rutabullaha, sünneti meşhureye, icmaı ümmete muhalif olan htı* uangi bir ictihad da bu kabildendir. Böyle bir içtihada dayanan, bir hu-kuın, hiç bir vecihle nâfız olamaz.

(C) : Hadleri, kefaretleri İskata salih olan cehildir. Sahih içtihada mahal olan bir hususdaki cehalet, acîemi isabet, hata gibi.

Meselâ : bir katili iki veliyyi kıssadan biri afv ettiği halde diğeri -hakkı kısası bulunduğu zannile -kısas etse bundan dolayı bu ikinci veli hakında kısas lâzım gelmez. Çünkü bu meselede içtihada mahal var­dır. Bazı zatlara göre hakkı, velîlerden her birine müstakilleri sabit olur, birinin bu hakkı afv etmesile diğerinin bu hakkı sakıt olmaz. işte bu iç­tihadın mevcudiyeti o kısas,icra eden ve bu suretle katil sayılan o veli hakkında kısasa mani bir şüphe tevlid etmiş olur,

(D) : Özre salih olan cehildir. Dâr-ı harbde bulunup ihtida eden bir kimsenin namaz ve oruç gibi dinî vazifeleri hakkındaki cehaleti gibi. Bi­naenaleyh bunlardan mesul olmaz.

Kezalik : bir vekilin gıyabında vukubulan azline cehaleti de bu ka­bildendir. Binaenaleyh bu azline muttali olmadıkça müekkili namına ta­sarruf atı muteber olur.

(2) : Sekr = sarhoşluk; dimağın mütesaıd buharlardan dolması se-bebile vücude gelen gafilâne bir sürür, bir neşveden ibarettir.

Sekr hali, ya mubah bir tarik ile veya haram, bir tarik ile vücude ge­lir, buna göre hükmü de değişir. Şöyle ki:

Mubah yolile olan sekr = sarhoşluk, tasarrufatın sıhhatine mani olur, Sekran = sarhoş hakkında cezayı müstelzira olmaz. Meselâ : bir ilâç veya bir bal yemekten veya bir ikraha mebnî şarab içmekten neş'et eden bir sarhoşluk; mubah bir tarik ile vücude gelmiş olur. Bu sarhoş­luk, baygınlık hükmündedir. Böyle bir sarhoşun alış verişi, talâk ve ı'tak gibi tasarufatı, uyuyan veya baygın bulunan bir şahsın tasarrufları gibi hükümsüzür. Böyle bir sekrden dolayı haddi şürb de lâzım gelmez. Çünkü bu, bir neşve maksadile amdan irtikâb edilmiş değildir. Belki bir hastalık gibi istenilmeksizin vuku bulmuştur.

Haram tarikile olan sekre gelince bu, kalbi ve filî tasarrufların sıh­hatine ve hitabın, cezanın teveccühüne münafi değildir. Çünkü bililtizam irtikâb edilmiştir. Binaenaleyh böyle bir sekran, namaz, oruç gibi dini vazifelerinden mesuldür. Ve bunun talâk, ı'tak, beyi, ve şira gibi ta­sarrufları -Hanefiyyece -sahihtir, ihtidası da muteberdir. Ancak irti-dadı, istihsanen sahih görülmemiştir. Bu halde kelimei küfrü söylese küf­rüne hükm olunamaz, refikası da boş olmaz. Çünkü irtidadın rüknü, iti­kadı tebdildir. Sarhoşluk halinde ise bu tebdilin tahakkukuna hükm edi­lemez.

Sarhoşluğun derecesi, sözlerinin muhtelit bir halde bulunmasıdır. Fakat bir sarhoş hakkında haddi şürbün icra edilebilmesi için imamı azama göre sekranın yer ile gök arasım tefrik edemiyecek bir halde bulunması lâzımdır. Çünkü hadler, şüphe ile sakıt olur. Sarhoşluk halin­de noksan bulunması da bir şüphe tevlid eder. Böyle bir sekranın rücu& ihtimali olmıyan hususlar hakkındaki ikrarı, muteberdir. Kaved ve kazC hakkındaki ikrarı gibi ki cezayı, haddi müstelzim olur. Rücua ihtimali olan hususlar hakkındaki ikrarı ise muteber değildir. Haddi zina, haddi şürb, sirkat hakkındaki ikrarı gibi. Böyle bir ikrarından dolayı hakkın­da had cezası icra edilemez. Çünkü sarhoş, bir şeyde, bir sözde sebat et­mez. Onun sarhoşluk hali, bu gibi hususlarda ikrarından rücu makamına kaim olur. Bu hadlere hakkı ibad teallûk etmez, bunlar mahza hukuki ilâhiyyedendir. Bu cihetle bunlarda ikrardan rücu, muteberdir. (Hudud mebhasine müracaat!.)

(3) : Hezl -lâtife, şaka, ciddin mukabilidir ki buna: muvazaa, telcie de denir, iki kimsenin bir muameleyi aralarında herhangi bir mak­sattan dolayı gayri ciddî olarak yapmaları, bir hezlden, bir muvazaadan ibarettir.

«Hezl ile yapılan bir muamelenin, meselâ : bir bey ve şiranın mu­teber olması için bunun akidden evvel âkidler arasında tasrih edilmiş ol­ması şarttır ki, inkâr vukuunda isbatı lâzım gelir.

«Hezl, hâlin delâletile sabit olmaz, ehliyete münafi bulunmaz. Bir muameleye mübaşereti ihtiyar etmeğe ve bu mübaşerete razı olmaya da münafi değildir, iki taraf, böyle bir muameleye kendi ihtiyarlarile müba­şeret etmiş olur. Hezl, ancak yapılan muamelenin hükmünü ihtiyara, bu hükme rı­zaya münafidir. Binaenaleyh hezl üe yapılan bir muamelenin hükmü ol­maz, îki taraf, muvazaa suretile yapıldığı sabit olan bir muameleyi reci etmekle mahkûm olur. Böyle bir muamele, bir satış muamelesinden ibaret ise satan mebiî, satın alan da verdiği semeni geri alır.

« Hezl = şaka yolile yapılan muameleler, itikadlara, haberlere ve inşaata aid olmak üzere üç kısma ayrılır:

(A) : Itikadlar. Bu hususdaki bir hezl; riddet yoliyle olursa küfrü müstelzim olur. Çünkü bir kimse, küfrü icab eden bir şeyi bir şaka ol­mak üzere yapsa bununla dini ilâhîyi istihfaf etmiş olur. Binaenaleyh lec-didi iman etmesi lâzım gelir. Bilâkis bir gayrimüslim, hezl yolile islâmiy-yeti kabul etse sahih sayılır. Zira birrıza ihtidaya ehl ve bu hususdaki ik­rarı nzasile vaki olduğundan imanı ciheti tercih edilerek islâmiyeti kabui edilir, bunun gayri sahih olduğuna hükmedilemez.

(B) : Haberler. Hezl haberleri ibtal eder. Binaenaleyh bir kimso hezl tarikile gerek bey veya icare gibi feshi kabil olan şeyleri haber verirse ve gerek kısasdan afv gibi feshe ihtimali olmıyan bir şeyi haber verse muteber olmaz. Çünkü hezl hali, haber verilen şeyin sıdk ve sıhha­tine itimada manidir.

(C) : İnşaat. Bunlar, feshi kabil olup olmamak itibarile iki kısmı­dır. Bir kısım, bey ve icare gibi kabili fesh olan inşaattır ki, bunlarda hezl muteberdir. Böyle bir akd, gayri muayyen bir şartı hıyar ile yapıl­mış mesabesinde olup fâsid hükmünde bulunur. Binaenaleyh iki taraftan her birinin böyle bir akdi fesh ve nakza hakkı vardır. Maamafih iki ta­raf, hezl ile yaptıkları böyle bir muameleye bilâhare razı olup icazet vere­bilirler. Şu kadar var ki İmamı Azama göre iki tarafın böyle bir akde icazet vermesi için üç gün müddet vardır, bu müddet geçince akdin fesadı takarrür eder, artık ona icazet veremezler. îmameyne göre ise bu akdi fesh etmedikçe buna icazet verebilirler.

Diğer bir kısmı da kabili fesh olmıyan inşaattır ki, bunlar da üç nevidir:

Birincisi : talâk, ı'tak, yemin, nezr, kısasdan afv gibi kendisinde mal olmayan akidlerdir. Bunlarda hezl, bâtıl, tasarruf sahihtir. Binaena­leyh bir kimse zevcesini hezlden boşasa talâk vaki olur.

ikincisi : kendisinde malın tebaen sabit olduğu akidlerdir. Nikâh gibi ki buna tebaen zevceye mehr namile bir mal verilmesi sabit olur. Bun­da da hezl batıldır. Binaenaleyh iki taraf, esas nikâhın hezl ile vukuunda ittifak etseler de nikâh, sahih ve mehri misi lâzım olup hezl bâtıl bu­lunmuş olur. Fakat mehrin miktarında hezl vaki olsa, meselâ : bir ni­kâh hakikatte yüz lira, zahiren ise iki yüz Ura mehr tesmiyesile akd edil­se mehr, yüz lira olmuş olur.

Üçüncüsü : kendisinde malın maksud olarak sabit olduğu akiddir. Muhaîea gibi, mal mukabilinde ı'tak gibi veya amden katilde kısasdan bir mal mukabilinde musaleha gibi. Böyle bir muamele hezlen yapılmış olursa hezl, bâtıl olup muamele sahih \e bedel lâzım bulunur.

« Hezl yoliyle yapılan bir ibra, muteber değildir. Binaenaleyh bir kimse, borçlusunu şaka yoliyle ibra etse hükmü olmaz.

Hakkı şüf a, daha müvasebe -derhal taleb bulunmadan hezl yo­liyle ibtal edilse sakıt olur. Fakat müvasebeden sonra ibtal edilse sakıt olmaz, bu hak yine baki kalır. (Yazılan bu meselelerin hususî nıebhasle-rine müracaat!)

(4) : Hata; bir mânâca sevabın zıddı demektir. Diğer bir mânâca da amde mukarin olmayan söz veya işden ibarettir. Burada matlûp olan da bu mânâdır.

« Hata; ne ehliyeti vücube, ne de ehliyeti edaya münafi değildir. Çünkü hatanın akla ve kuvvetlere tesiri yoktur. Muhtî, ihtiyatsız hare­ketten hâli bulunmamıştır. Hata, tam bir kasde değilse de yine sahih bir kasde mukarindir.

Meselâ : bir kimsenin ava attığı kurşun, bir insana tesadüf etse bu bir hata olmuş olur. Bunda bir sahih kasd vardır. Çünkü kurşun kasden atılmıştır. Fakat bu kasd, tam değildir. Zira o insana atılmış değildir. .

« Hatada kasdin tamam olmamasından dolayıdır ki, ietihad neticesi olan bir hata, hukuki ilâhiyyenin sukutu hususunda bir özür olmaya sa-lihdir. Binaenaleyh bir hâdisenin hükmi şer'îsini incelediği halde isabet edemiyen bir müfti, asim olmaz.

Kezalik : kıble cihetini araştırdığı halde isabet edemiyen bir musaî-lî, günahkâr olmaz.

« Hata; had ve kısas gibi ukubetler hususunda da şüphe teşkil etmeğe salihdir. Binaenaleyh bir kimseye yanlışlıkla zevcesi olmıyan bir kadın zifaf edilmekle aralarında mukarenet vuku bulsa hakkında haddi zina ve zinaya mahsus günah lâzım gelmez.

Kezalik : hata yoliyle vuku bulan bir katilden dolayı katile kısas ve amden katle mahsus günah lâzım gelmez. Çünkü bunlar birer kâmil ukubettir. Mazur olan muhtî üzerine vacib olmazlar. Şu kadar var ki hata, taksirden hâli delildir. Muhtî, ihtiyat ve dikkati terk etmiş olacash cihetle bundan dolayı asim olur ve hataen katilden dolayı diyet ile, kef-faret ile mükellef bulunur.

« Hata, hukuki ibadî iskat hususunda özüre salih değildir. Binaena­leyh bir kimse başkasının bir malını hataen telef etse tazmin etmesi lâ­zım gelir. Ve hata tarikile olan katilden dolayı lâzım gelen diyet, tahfii' nıaksadile üç seneye tevzi edilir. Çünkü hata, bir Özürdür, tahfifi müs­telzim olur. Ve bu diyet, bir ceza olmayıp bir bedeli mahal olmak üzere verileceğinden müteaddit kimseler hata tarikile bir şahsı Öldürmüş olsa­lar, hepsine bir diyet lâzım gelir, yoksa her biri müstakillen bir diyet ver­mekle mahkûm olmaz.

« Hata yoliyle vuku bulan talâk sahihtir. Çünkü talâk arzusu bir emri kalbidir, biz buna muttali olamayız. Biz talâka mevzu olan tâbirlere göre .hükm ederiz. Eğer tabirlere itibar olunmazsa hiç bir sözün hükmü kalmaz. Bir sözü sÖyliyen, «benim bundan maksadım şu idi» diye haki­kati sakhyabilir. Fakat îmamı Şafiîye göre hata ile talâk vaki olmaz. Çünkü muhtîde sahih bir kasd yoktur.

(5) : İkrah; insanı vaid ile, tehdid ile kerih gördüğü, istemediği bir şeye hami etmektir ki, iki nev'e ayrılır:

Birisi, ikrahı mülcîdir ki, nefsi itlaf, uzvu kat ile veya şiddetli darp ile tehdit etmek suretile yapılan ikrahtır. Bu ikrah, mekruhun rızasını idam, ihtiyarım imha değilse de ifsad eder.

Bir şeyi yapmak veya yapmamak hususlarından birini tercih ile ona kalben teveccühte bulunmak, bir ihtiyardır. Bir şeye tahsin ve işar su­retile kalben yönelmek de rızadır.

Diğeri, ikrahı gayri mülcîdir kir habs ile, kayd ile, darb ile bittehdit yapılan ikrahtır. Bu, yalnız gam ve elemi mucib olur. Bu, rızayı idam ederse de ihtiyarı ifsad etmez, fail; yine kaselinde müstakil kalır, kendi ihtiyarı, hâmilin ihtiyarına müstenid olarak kendi intizamını gaib et­miş ve binaenaleyh fâsid olmuş sayılmaz.

« ikrahın hükmüne gelince : alelıtlak ikrah, ne ehliyeti vücube ve ne de ehliyeti edaya münafi değildir, mükrehin bunlara olan ehliyetini selb etmez. Çünkü ikrah, mükrehin zimmetine, akl ve bulûğuna halel vermez ve ikrah, mükrehe hitabın teveccühüne münafi olmaz. Bu bi-tab, kendisi için bir ibtilâ, bir imtihan mesabesinde bulunur, bundan dolayı mesul olur, ya sevaba veya ıkaba istihkak kazanır.

« îkrah, her ne kadar bazan ihtiyarı ifsad ederse de ona bilkülliye münafi bulunmaz. Mükreh, kendi nefsini vikaye için mükrehün bihi eh­veni şer görerek ihtiyarile irtikâb eder.

« Mükrehin ihtiyarı fasidile hâmilin -icbar edenin -ihtiyarı sa­hihi tearuz edince bu sahih ihtiyar, fâsid ihtiyara tercih olunur. Çünkü fâsid, sahih mukabilinde mâdumdur. Bu halde mükreh, hâmile âlet me­sabesinde bulunmuş olur. Meğer ki tercih, mümkün olmasın. Bu takdir­de hüküm, fâsid ihtiyara nisbet olunur. Binaenaleyh mükrehten sâdır olan tasarrufat iki kısma ayrılır: Bir kısmı, hâmile, bir kısmı faile, yanı: mükrehe mensub olur. Şöyle ki: mükrehen vaki olan şeyler, ya akvalden veya ef alden ibarettir. Akval hususunda mütekellim, başkasına âlet ol­maya aalih olmadığından bir kimse, bir sözü mükrehen söyleyince bunun hükmü kendisine iktisar eder, hâmiline ait olmaz. Çünkü bir şahıs, bir sözü başkasının lisanile söylemiş olamaz. Bu halde bakılır: eğer o söz. fesha mütehammil, rizaya mütevakkıf olmayan şeylerden ise mücerred ikrahdan dolayı bâtıl olmaz. I'tak, nikâh, talâk, ricat, yemin, nezr, zıha»*, îlâ, ilâdan rücu, kısasdan afv gibi. Bu on şeyden her hangi biri ikraha mebni vaki olsa muteber olur. Ve eğer o söz, feshe mütehammil ve rızaya mütevakkıf şeylerden ise bununla akdi fâsid vücuda gelmiş olur. Bey, ica-re ve emsali gibi.

Ef'ale gelince : bunlar da iki kısımdır. Bir kısmı, akval gibidir ki. bunlarda fail, hâmile âlet mesabesinde bulunmaz, fîl kendisine izafe ohi-nur. Yimek, içmek, zinada bulunmak gibi.. Binaenaleyh bir oruçlu, diğer bir oruçlu kimseyi iftara icbar etmekle o kimse de iftar etse bununla ken­disinin orucu bozulur, diğerinin orucu bozulmaz. Çünkü bir kimse başka­sının ağziîe yiyip içmiş olamaz.

Fillerin diğer bir kısmı ise akval gibi değildir. Bunlarda failin hami! için âlet olmaya ihtimali vardır. Bunlar da iki nevidir.

Birinci nevi : failin hamil için âlet sayılması takdirinde cinayet ma­hallinin tebeddülü lâzım gelir. Bu halde hükm, akvalde olduğu gibi yine faile İktisar eder. Hacde bir muhrimin diğer bir muhrjmi. sayd'ı Öldürmeğe icbar etmesi gibi. İşte bu kati, failine ait olur, bu cinayetin mahalli kendi­si bulunmuş olur. Eğer bu kati, mücbire aid olsa cinayet mahallî bu müc­bir olur, icbar bulunmamış, ikrahdan maksad husule gelmemiş bulunur. İkrah ile vuku bulen bey ve teslim de bu kabildendir. Bundan da failine nisbet olunur. Eğer bu bey ve teslim, hâmile -mücbire nisbet olunup fail, âlet mesabesinde telâkki edilse mahali teslim olan mebî. tebeddül et­miş, magsub mahiyetinde bulunmuş olur. Artık bu bey ve teslimde beyi fasid hükmü değil, gasb hükmü cereyan etmek lâzım gelir. Halbuki bun­lar failine nisbet edilince mahalli cinayette tebeddül görülnıiyeceğinden gasb tahakkuk etmez, müşteri o mebîe mülki fâsid ile mâlik olur.

İkinci nevi : failin hâmile âlet sayılmasından dolayı cinayet ma­hallinin tebeddülü lâzım gelmez. Bu takdirde hükm, ir;tidaen hâmile nib-bet olunur. Bir nefsi veya malı ikraha mebnî itlaf gibi. Bunlar da hâmi­lin faili âlet gibi istihdam ederek onu çarpmak suretile bu itlaf hâdise­sini vücude getirmesi mutasavverdir. Bu halde bu itlaf cinayetinin mu-cebi faile değil, hâmile lâzım gelir.

Meselâ : bir kimse bir şahsı vaki olan ihraha mebni amden öldürse kısas, hâmile = mücbire lâzım gelir, o kimseye lâzım gelmez. Çünkü in­sanlar, kendi hayatlarım severler, bu bir fıtrat muktezasıdır. Bu cihetle herkes kendi hayatını korumaya medar olan şeyleri tercih eder, bu bakım­dan da kendisi hâmilin bir âleti mesabesinde bulunmuş olur. Maamafih bu katlin günahı kendisine teveccüh eder. Çünkü kendi nefsini takdim ederek kendisi gibi mâsumüddem olan bir kimseye kasd etmiş, kati günahım işlemiş, Hâhk Tealâya ma'siyeti müstelzim olan bir hususta mahlûka

itaatte bulunmuştur.

« İkrarlara gelince : bunlardan hiç biri ne ikrahı mülcî ve ne de ikrahı gayri mülcî ile sahih olmaz. Çünkü haber verilen şeyin ademine delîl vardır ki, o da ikrah, tehdit vukuundan ibarettir.

« ihtiyar zamanında ikdam edilmesi halâl olmayan filler hakkında ikrah halinde aşağıdaki hükümler cereyan eder:

(A) : Haklarındaki hürmet, ikrah ile sakıt olmıyan, yapılmalarına ruhsat lâhık bulunmıyan fillerdir. Kati, cerh, zina filleri gibi. Bunları ceb­ren mürtekit olanlar da asim olurlar.

(B) : Haklarındaki hürmet, ikrah ile sakıt olan fillerdir. İkraha mebni şar ab içmek, hınzır veya meyte eti yimek gibi. Bunlar, ikrahı mül-eî ile mubah gibi olur. Mükreh, bu hususdaki müsaadei şer'iyyeyi bildiği halde bunlardan kaçınıp bu yüzden kati edilse asim olur. Bu müsaadeyi bilmediği takdirde ise asim olmaması umulur.

İkrahı gayri mülcî ise muharrematı mubah kılmaz. Çünkü onunla ıztırar hâsıl olmaz. Şu kadar var ki, bu, bir şübhe iras eder. Binaenaleyh bir kimse gayri mülcî olan bir ikraha mebnî şarab içse hakkında had ce­zası lâzım gelmez.

(C) : Haklarındaki hürmet ikrah ile sakıt olmayıp yalnız ruhsata muhtemil bulunan fillerdir. Bu filler, ya hukukuUaha veya hukuku ibada aid bulunur Hukukullaha aid olan filler de ya sukuta ihtimali olur veya

olmaz.

Şöyle ki : küfrü mucib olan bir sözü söylemek, sukuta ihtimali ol­mıyan hukuku ilâhiyyeye racidir. Namaz, oruç gibi ibadetler de sukuta ihtimali olan hukuku ilâhiyye cümlesindendir. Bunların hepsinde de ikra hı mülcî sebebile ruhsat carî olur. Binaenaleyh mükreh olan kimse, kal­ben muvahhid olduğu halde Üsanen tevhide münafi bir söz söylese veya kalben farziyyetine kail olduğu halde namazı terk eylese asim olmaz. Fakat sabr edip de ikraha mebni bunları terk etmiyerek kati edilse şehid olmuş olur. Çünkü onun bu metaneti, dini ilâhiyi izaz demektir.

Bu kısım hukuki ibada gelince: bunlarda da bu ruhsat carîdir. Bir müslümanın malını itlaf gibi. Binaenaleyh bir müslüraanın malını itlaf için ikrahı mülcî vuku bulsa o malı itlaf caiz olur. Fakat bu ikraha rağ­men o malı itlaf etmeyip de bu yüzden kati edilse -inşaallah -şehit olmuş olur. Çünkü başkasının ismeti malına riayet etmiş, bir zulmü def için kendi nefsini bezi eylemiş olur.

(6) : Sefah; lügatte hıffet ve hareket demektir. Şer'an iki mânâda müstameldir. Birisi, insana ferah veya gazepten dolayı arız olan bir mf-fettir ki» onu aklı başında olduğu halde şer'i şerifin ve aklın mucebine muhalif amele hami ve sevk eder. Bu bir umumî mânâdır, her mahzuru irtikâba şâmildir.

Diğeri de: sefeh, bir işi şerişerife ve akla min vechin muhalif bir ti-hete tahsis etmektir. Velev ki o cihet, aslı itibariyle meşru ve mahmurt bulunsun. İsraf. gibi. Bazı israflar, bir ve ihsan şeklinde bulunduğundan aslen meşrudur. Fakat sahibinin muhtaç bir halde kalmasına sebeb ola­cağı bakımından da şer'a, akla muhalif bulunur.

« Sefeh, ehliyeti vücub ve ehliyeti edaya münafi değildir. Çünkü se­fihin aklı ve bedeni yerindedir. Şu kadar ki sefih, yaptığı işde aklına mu­halefette bulunmuş olur. Binaenaleyh onun bu sefihliği, mükellefiyetine mani Olmaz.

« Sefeh, sahibinin tasarrufatma da münafi değildir. Çünkü sefih, emanetulîahı tahammüle, hukuku ilâhiyye ile mükellefiyyete ehl olunca hukuki ibada da bitarikilevlâ ehl bulunmuş olur. Şu kadar var ki, bir kimse sefih olarak baliğ olsa malları kendisine bilittifak verilmez. Onun menfaatini muhafaza için bu mallar, imameyne göre bilfiil reşid oluncaya kadar, İmamı azama göre de sinni rüşde vâsıl oluncaya kadar başka bir eminin elinde bulundurulur. Sinni rüşd ise yirmi beşinci seneden ibarettir.

« Bulûğundan sonra sefih olan şahıs hakkında ise fukahamn ihti-. lâfı vardır, imamı azama göre sefih hacr edilmez, tasarrufları nafiz olur. Çünkü esasen âkildir, muhataptır, ehliyeti hukukiyyeyi haizdir, ima-meyn ise feshi kabil, hezl ile bâtıl olan tasarruflardan dolpyı hacr edil­mesini caiz görmüşlerdir. Bey, icare, hibe gibi tasarruflar bu kabilden­dir. Çünk" bu surette sefihinde, .başkalarının da hakları sıyanet edilmiş olur. İmamı âzam, buna karşı diyor ki: sefihi hacr etmek, onun ehliye­tini, velayetini ibtal, onu behaime ilhak demektir. Bir insanın tasarrufa ta ehl olması, spzlerinin muteber tutulması, bir nimeti asliyedir. İnsan bununla hayvanattan temayüz etmiş bulunur. Artık malı siyanet için bu nimeti ibtal etmek, caiz olamaz.

(7) : Sefer = yolculuk; lügatte bir mesafeyi kat etmektir. Şer'an: vasatı yürüyüşle en az üç günlük (—18 saatlik) bir yere kadar gitmek üzere vatanın umranatmdan çıkmaktan ibarettir.

« Sefer, ehliyeti vücub ile ehliyeti edaya ve ahkâmı şer'iyye ile mü­kellefiyete münafi değildir. Şu kadar var ki, sefer, hali, meşakkatten hâli olmadığı cihetle sefer, meşakkat makamına ikame edilerek bazı hususlar­da tahfife sebeb bulunmuştur. Velev ki bilfiil meşakkat bulunmasın.

Binaenaleyh sefer halinde dört rekâtlı farz namazlar ikişer rekât olarak kılınır. Bu, Hanefîlere göredir. İmamı Şafiîye göre ise müsafir, muhayyerdir, dilerse bunları yine dört rekât olarak kılabilir.

Kezalik : sefer, ramazanı şerif orucunun te'hirine tesir eder. Şu ka­dar var ki bu hus'usta müsafir, bilittifak muhayyerdir, dilerse orucunu ikamet zamanına tehir eder ve dilerse sefer halinde tutar.

Bir misafir, ramazanı şerif orucuna niyet edip oruçlu olarak sa­bahladıktan sonra artık o günün orucunu bozamaz. Kezalik: bir mukim, ramazanı şerifte oruçlu bulunduğu halde sefere çıksa o gün orucunu terk edemez., Bu halâl değildir. Şu kadar var ki, sefer hali, bu orucun vücubı edası hakkında bir şüphe tevlid ettiği cihetle bunu bozduğundan dolayı üzerine keffaret lâzım gelmez. Meğer ki bir mukim, daha sefere çıkmadan orucunu bozsun da badehu sefere çıksın. Bu takdirde keffaret lâzım gelir. Badehu sefere çıkmakla bu keffaret sakıt olmaz.

« Sefer ahkâmı, beldenin ümranından çıkmakla istihsanen sabit olur. Ve-bir müsafir, daha üç gün yol yürümeden ikamete niyet etse sahih olur. Velev ki bu niyeti, ikamet edeceği mevziin gayrisinde vuku bulsun. Fakat bir müsafir, üç günlük bir' yol yürüdükten sonra ikamet­gâh ittihaz edeceği bir yerde bulunmadıkça ikamete niyeti muteber ol-maz. Çünkü üç günden evvel ikamete niyyet, seferi def etmek, ondan va?. geçmek demektir. Üç günden sonra niyyet ise sefer halini ref etmek me­sabesindedir. Def ise ref'den esheldir. [39]

Anket

Mecelle hukuktan nasıl haberdar oldunuz?: