Mânî Harflerle Zarflara Dair Malûmat :

Manî Harflerle Zarflara Dair Malûmat :

376 -: Kelimeler, malûm olduğu üzere isim, fiil, harf kısımlarına ayrılır. Harfler de iki kısımdır. Bir kısmı, kendisine ait hiçbir mânâsı bulunmayıp mücerred kelimeleri teşkil eden harflerdir ki, bunlara «hu-rufi mebanî» denir. Diğer bir kısmı da zamana ve müstakillen bir mânâ­ya delâlet etmeyip ancak bir başka kelime ile beraber bulunduğu takdir­de bir mânâ ifade eden "harflerdir ki, bunlara da «hurufı maanî», «edat» denilir. Hurufı âtıfa, hurufı carre, hurufı istisnaîye gart ve istisna edat­ları bu cümledendir.

Hurufı nıaanî, birçok hukukî hükümlerin istinbat edilnıesile ilgili bulundukları cihetle kendilerine dair biraz malûmat verilecektir.

Bir de «zuruf» denilen bazı kelimeler vardır ki, bunların da hukuk bakımından incelenmeleri pek lüzumlu bulunmaktadır. Binaenaleyh bun­lara dair de biraz izahat "verilecektir.

377 - : (Hurufı âtıfe) : her lisanda bir takım atf harfleri vardır. Bunlar, bir kelimeyi veya bir cümleyi diğer bir kelime veya bir cümle üzerine atf ve rapt ederler. Bunlardan ewe İkisine «matufun aleyh», bu harflerden sonrakisine de «matuf» denir.

İslâm hukukunun menbaı olan Arap lisanında atf harfleri: (vav, fe, sümme, hattâ, ev, imma, em, lâ, bel, lâkin) harflerinden ibaret ol­mak üzere ondur. Bunlara dair sırasile malûmat verilip bazı meseleler tefri1 edilecektir.

(1) (v = vav) : Mutlak cem içindir, yâni; iki şeyi bir hükümde, bir hususta cem eder. Fakat onların tertibine, muahhar ve mukaddemine de­lâlet etmez.

""Meselâ: (Cae Zeydün ve Amrün -Zeyd ve Amr geldi) denilse gel­mek fiilinde Zeyd ile Âmr cem edilmiş olur. Fakat hangisinin evvel ve­ya sonra geldiği bundan anlaşılmaz.

«Mâtûfün aleyh ile mâtûf birer cümle olursa vav. bunları sübutta cem eder: (Karne Zeydün ve kaade Amrün -Zeyd kalktı ve Âmr otur­du) denilmesi gibi ki vav, bu iki cümleyi kıyam ve kuud hâdiselerinin sü-butünde cem etmiştir.

Matufun aleyh cümle, matuf müfret olursa vav, bunları ayni hü­kümde cem eder: (Karne Zeydün ve Amrün -Zeyd ve Amr kalktı) de­nilmesi gibi vav, bunları kıyam hükmünde cem etmiş, teşrik eylemiştir.

Bilâkis matufun aleyh müfred, matuf müteaddit olursa vav, bunları-zatta cem ve teşrik eder: (Karne ve kaade Zeydün = Zeyd kalktı ve oturdu) denilmesi gibi ki vav, kıyam ve kuud fiillerini Zeydin zatında cem. etmiştir.

«Bâzı ulemanın beyanına göre vav, İmamı Âzam'a göre tertibe, İma­meyne göre ise, mukarenete delâlet eder. Binaenaleyh bir kimse, medhu-Iün biha olmayan —yâni: kendisile, henüz zifaf ve halveti sahiha bulun­mayan-zevcesine: (in dahaltiddare fe enti talikün ve talıkün ve talı-kün -haneye girersen sen boşsun ve boşsun ve boşsun) deyip kadın da haneye girecek olsa, İmamı Âzam'a göre yalnız bir talâk vaki olur, ikin­ci ve üçüncü talâka mahal kalmaz. Çünkü birinci talâk ile zevciyet zail olur, ondan sonraki talâklar mahalline masruf olmayacağından lâğv bu­lunur. İmameyne göre ise bu söz ile üç talâk vaki olur. Çünkü vav harfi, tertibe delâlet etmeksizin bu üç talâk arasında bir mukarenet vücude getirmiştir.

Fakat deniliyor ki, bu ihtilâf, vavın tertibe delâlet edip etmediğin­den değil, başka bir sebeptendir. Şöyle ki: İmamı Âzam'a göre bir talâ­kın vukuu eczanın, yâni: tatliklerin aletteakup olmasından dolayıdır. İmameyne göre ise üç talâkın vukuu, bu talâkların vukuu zamanile şar­tın, yâni: haneye duhulün zamanı müttehit olduğundan naşidir.

«Vav, bazan kasem için olur: (Vallahi mâ faaltü keza = vallahi ben böyle bir şey yapmadım) denilmesi gibi.

Vav, bazan da «rübbe» mânâsına gelir: (Ve ihvanin leyse beyne-hüm meveddetün = nice kardeşler vardır ki, aralarında meveddet yok­tur.) cümlesinde olduğu gibi.

Vav, evvelki sözlerle ilgili olmayan müstakil bir cümle evvelinde bu­lunursa «istinafiye» adını alır, yeni bir söze başlandığını gösterir.

Vav, bir cümeli itiraziye evvelinde bulununca da «itiraziye» diye yâd olunur: (Lâtekul ve iâ faidete fiibatılı illâ hakken - söyleme, ba­tılda fayda yoktur, hak müstesna) cümlesinde olduğu gibi.

Vav» ilk söylenilen bir sözün başında bulunursa «iptidaiyye» namını ahr. (Vellezî reâytehu ahî ^ görmüş olduğun kimse kardeşimdir.) cüm­lesinde olduğu gibi.

Vav, bazan da cümlei ismiyye evvelinde hâl için istiare olunup «va-vı haliyye» adını alır: (eddi ileyye elfen ve ente hurrun -sen azat ola­rak bana bin dirhem öde) denilmesi gibi ki bin ödenmedikçe hürriyet -i'tak lıâdisesi tahakkuk etmiş olmaz.

(2) -(fe -fa): takip edatıdır. Yâni: matufun matufun aleyhten sonra bilâ mühletin vücude geldiğini gösterir, bu cihetle cem ve terti­be delâlet etmiş olur. Binaenaleyh: (in dehalti hâzihîddare fe hâzihîdda-re fe enti talik = bu haneye, müteakiben de şu haneye girecek olursan sen boşsun) denilse iki haneden yalnız birine girmekle talâk vaki olmaz. «Fâ, bazan illete dahil olur: (Uhrucî min indi fe inneki talikun -yanımdan çık, çünkü sen boşsun) denilmesi gibi ki derhal talâk vaki olur. Burada bir şart izmar edilerek talâkın o şarta talik edilmesi, yâni: «Eğer yanımdan çıkar isen sen boşsun» denilmiş gibi sayılması hilafı

asıldır.

«Bir hükmün illetine dahil olan fâ'ya «fai ta'lilîye» denir: (ükrimü-ke fe inneke sadıkî = sana ikram ederim, çünkü benim dostumsun) sö­zünde olduğu gibi.

Bir cümlei şartiyenin cümlei cezaiyesi veya delili cezası evvelinde bulunan faya da «fai cezaîye» denir: (în tu'dinî elfen fe ente hurrun -bana bin dirhem Ödersen sen azatsın» cümlesinde olduğu gibi.

Üst tarafı kendisine illet olan bir cümle evvelindeki faya da «fai sebebiye» adı verilmiştir. (Vehebehu fekabile = bağışladığı için kabul etti) denilmesi gibi.

«Fada asi olan, malûle dahil olmaktır. Fakat illet, devamlı bir şey olursa illete de dahil olur ve «talih adım alır: (Ebşir fakat etakel gav-sü = müjde çünkü sana imdat geldi) denilmesi gibi.

îşte, artık gibi bir mânâ ifade eden faya «fai fasiha» denilir: (Hel tuzfu hayateke bülehvi felâ terahü sevaben = ömrünü boş şey ile zayi eder misin? îşte sen onu doğru görmezsin.) denilmesi gibi.

«Fâ, bazan mecaz olarak «vav» yerinde kullanılır: (Aliyye dirhe-mün fe dirhemün = üzerimde bir dirhem ve bir dirhem vardır) denilme­si gibi ki, bununla iki dirhem ikrar edilmiş olur. Zira zimmetteki dirhem­lerde tertip bulunamayacağı cihetle bu fâ,-atf hususundaki müşare­ketlerine mebni -vav mânâsına olarak mutlak cem'i müfit olur.

(3) -(Sümrae = sonra): terahî ifade eder. Yâni: matufun aleyh ile matuf arasında mühlet bulunduğunu gösterir: (Cae Zeydün sümme Anırün == Zeyd geldi, sonra da Âmr) cümlesinde olduğu gibi. Bu te­rahî, İmamı Âzam'a göre maalhükm tekellümdedir. Çünkü sümme edatı, kelâma dahil olduğundan eseri kelâmda da zahir olmalıdır, tma meyne göre ise bu terahî hükümdedir. Zira sümme edatını ihtiva eden bir sözün suretinde bir ittisal vardır, atf bunu icap eder. Binaenaleyh terahî, yalnız hükümde bulunmak lâzım gelir.

Bu ihtilâfın semeresi, aşağıdaki meselelerden anlaşılır. Şöyle ki:

İmamı Âzam'a göre bir kimse, madhulün biha olmayan zevcesine: (Enti talikun sümme talikun, sümme talikun in dahaltiddare = sen boş­sun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese ilk «enti tali­kun» sözile bir talâk vaki olur. İkinci ve üçüncü talâklar vaki olmaz. Çünkü kadın, medhulün biha olmadığından birinci talâk ile bainen mu-tallâka olur, ikinci ve üçüncü talâklara, mahal kalmaz. Bilâkis: (in da­haltiddare fe enti tahkun sümme talikun sümme tahkun = haneye girer isen, sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun) diyerek şartı takdim ey-lese birinci talâk şarta muallâk olur, ikinci talâk derhal tahakkuk eder, üçüncü talâk da lâğv olur.

Şayet bir kimse, medhulün biha olan zevcesi hakkında: (enti tah­kun sümme tahkun sümme talikun in dahaltiddare -Sen boşsun, sonra boşsun, sonra boşsun haneye girer isen) dese birinci ve ikinci talâk der­hal vaki olur, üçüncü talâk da kurbiyetine mebni haneye duhul şartına muallâk bulunur.

Bilâkis şartı takdim ederek: (in dahaltiddare fe enti tahkun süm­me tahkun sümme tahkun) dese birinci talâk, ittisalinden dolayı şarta muallâk olur. ikinci ve üçüncü talâk ise derhal tahakkuk eder.

«îmameyne gelince : medhulün biha hakkında şart takdim edilsin edilmesin talâklar şarta muallâk bulunur, şart vuku bulunca üçü de bir­den vâki olur,- şart bulunmayınca da hiç biri vâki olmaz.

Gayri medhulün bihada ise şart takdim edilsin edilmesin talâklar, şarta muallâk bulunur. Şart vaki olunca bir talâk vaki olur. Diğer iki ta­lâk ise zevcenin talâka mahal olmaktan çıkmasına mebni lâğv bulunur.

«Sümme kelimesi bazan bir istiare olarak vav mânâsında kullanı­lır, kavli şerifinde olduğu gibi ki, yemininden do­layı keffaret versin, sonra yemin ettiği şeyi vücude getirsin) demektir. Meşhur bir rivayete göre ise buyurulmuştur. Bu hâlde yapılmamasına yemin edilen bir şeyin yapılması hayırlı ise, bir vecibe ise evvelâ o şey yapılır, sonra keffaret verilir ve yapılmadan kef­faret verilmez. îşte birbirine muarız gibi görülen bu iki hadisi şerifin beynini telif ve meşhur ile ameli tercih için sümme kelimesi, vav mânâ­sına hami edilmiştir.

(4) -(Hattâ = kadar) : kelimesi, gaye içindir. Mâbâdinin makab­line gaye olduğuna delâlet eder. Bu mâbad, makablinden cüz olsun obua­sın müsavidir. (Ekeltüssemekete hattâ re'seha = balığı başına kadar yedim) cümlesinde olduğu gibi.

İstimalde ekser olan, hattânın mâbadi, makabline dahil olur. Diğer tâbir ile gaye mugayyaye dahil bulunur.

«Harfi atf olan hattânın mâbadi irabda makabline tâbi olur, bunun­la beraber gaye mânâsı sakıt olmaz. Bu hâlde matufun matufun aleyh­ten bir efdal veya ehass cüz olması icap eder: (mâtennasü hattel enbiya = nâs öldü. hattâ peygamberler de.) (Kadimel hüccacü hattelmüşatü = hacılar geldi, hattâ yayan gitmiş olanları da) cümlelerinde olduğu

«Hattâ edatı, cümlei fiilîye ve ismîyenin evvelinde bulunup iptidaiye için olur. Gaye mânâsını da tazammun eder: (Zehebetü ehıbbaü hattâ Enisi zahibün = bütün dostlar çıkıp gittiler; hattâ Enisim de gidicidir.) cümlesinde olduğu gibi.

«Hattâ edatı, cümlei fiilîye üzerine dahil olunca bakılır: eğer sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da sadrı kelâma münteha olmaya ih-timali var ise hattâ, gaye için olmuş olur: cizyeyi verinceye kadar) nazmı celilinde olduğu gibi ki, bunun evvelinde beyan buyurulan kital hâlinin imtidada, cizye itasının da kital için münteha ol­maya ihtimâli, tahammülü vardır. Binaenaleyh cizye verilinceye kadar harbin devam edeceği beyan buyurulmuştur.

Amma sadrı kelâmın imtidada, ahırı kelâmın da intihaya taham­mülü, kabiliyeti bulunmayıp sadrı kelâm sebebiyete salih olursa, hattâ, «key» mânâsım ifade eder: (Eslemtü hattâ edhulel cennete -cennete gireyim diye müslüman oldum) cümlesinde olduğu gibi.

Fakat sadrı kelâm, fî'l için sebep olmaya salih bulunmazsa hattâ, mahza atf için olur, gayeye ve sebebiyete delâleti bulunmaz: (İn lem. atike hattâ etegadda indeke fe abdi hurrun = sana gelmez, senin yanında tegaddî etmezsem kölem azat olsun) cümlesinde olduğu gibi. Bu hâl­de ityan ile tegaddî bulunursa «ber» hâsıl olur, köle azat olmaz. Bunların, ikisi birlikte teazzür ederse ıtk vukua gelir. Eğer fevre, ittisale ni­yet edilmemiş ise bu yemin ömrüm sonuna kadar imtidat eder. İtyan ve tegaddî bulunmaksızın vefat vuku bulunca köle azat olmuş olur.

«Yeminde vaki olan hattâ, gayeye delâlet edince bâr olmanın şar­tı, gayenin vücududur, tâ ki, fîlin gayeye kadar imtidadı tahakkuk et­sin. Sebebiyet için olunca da bar olmanın şartı, hattâdan sonra file se­bep olmaya elverişli bir sadrı kelâmın bulunmasıdır. Atf için olduğu tak­dirde de bâr olmanın şartı, matufun aleyh ile matufun vücududur. Tâ ki, teşrik tahakkuk etsin.

Binaenaleyh bir kimse: (Abdi hurrun in lem adribke hattâ tasiha

- kölem hür olsun, eğer seni sen bağırıncaya kadar döğmezsem) dese hattâ, gaye için olmuş olur. O hâlde bu kimsenin döğmesi, muhatabının bağırmasına - sayha etmesine müncer olmazsa kölesi azat olmuş olur. Çünkü gaye olan sayha vücude gelmemiştir.

Kezalik: {Abdi hurrun in lem atike hattâ tügaddiyeni = beni it'am edesin diye sana gelmezsem kölem azat olsun) dese hattâ, sebebiyet için olur. Bu hâlde muhataba gidecek olsa yemininde bâr olur, kölesi azat ol­maz. Tegaddî bulunsun bulunmasın müsavidir. Çünkü tegaddiye sebep olan ityan bulunmuştur.

Kezalik: (Abdi hurrun in lem atike hattâ etagadda indeke •= sana gelmezsem, tâ ki senin yanında yemek yemezsem kölem azat olsun) de­se hattâ, mahza atf için olur. Bu hâlde hem ityan, hem de tegaddî bulu­nursa ber hâsıl olur. Ve illâ hanis olur. İtyan fî'li de, tegaddî fiiline se­bep olmaya salih değildir. Bu cihetle hattâ edatı, mücerret fâ gibi bir atf için olmuş, âdeta «in lem atike fe etegadde indeke» denilmiş olur.

(5) -(Ev -yahut): kelimesi, bir terdid edatıdır. {îkre' eviktüb oku, yahut yaz) denilmesi gibi.

Ev, cümlei haberiyede ya şek veya teşkik ve ibham için bulunur. Meselâ: bir kimse, birine hitaben: (Cae Zeydün ev Amrün -Zeyd gel­di yahut Âmr) dese bunlardan birinin geldiğini, fakat hangisinin geldi­ğinde şek ettiğini ifade etmiş olur. Veya hangisinin geldiğini limaslaha-tin tasrih etmeyip muhatabı teşvik için böyle demiş bulunur.

Ev edatı, cümlei inşaiyede tahyir ifade eder: (Huz hâzelkitabe ev hazihirrisalete -şu kitabı, yahut şu risaleyi al) denilmesi gibi ki. mu­hatap, bunlardan birini almakta muhayyer bulunur.

«Ev kelimesi, bazan mücerret ibham ve nesafet izhar için istimal olunur: = ben yahut siz muhakkak bir hidayet veya açık bir dalâlet üzere bulunmaktayız.) kavli şerifinde oldu­ğu gibi ki, muhatapları insafa, tedebbüre davet için böyle beyan buyu­rulmuştur.

«Ev kelimesini hâvi olan bir cümlede ihbar ve inşa ciheti bulunur. Bir kimsenin kölesile hür bir şahsa işaret ederek; (Hazâ hurrun ev ha­zâ -bu hürdür veya bu) demesi gibi. Bu hâlde kölesi azat olmaz. Çün­kü bunda haberiyyet ihtimâli racihtir. Fakat iki kölesine işaret ederek, (Hazâ hurrun ev hazâ) derse inşaiyet ciheti racih olur. Bu iki köleden hangisinin azat olmasını dilediğini beyan etmesi icap eder.

Mamafih bu beyan için mahallin salâhiyeti şarttır. Binaenaleyh, böyle dedikten sonra iki kölesinden biri vefat etse veya birini satsa ar­tık diğerinin azat olduğu taayyün eder, «Benim maksadım vefat eden veya satılan köle idi» demesine bakılmaz. Zira onların azat olmasına sa­lâhiyetleri kalmamıştır.

«Yukarıdaki esasa mebni bazı meseleler teferru' eder. Ezcümle bir kimse, kölesiie beygirine işaret ederek: «Hazâ hurrun ev hazâ = bu hürdür veya şu) dese İmamı Âzam'a göre bununla köle azad olur. Çün­kü beygirin azad olmaya salâhiyeti yoktur. Bu söz, muayyenden, yâni: azad hükmünü kabule salih olan köleden mecaz olur da onun itki teay-yün eder. Bir sözü muhtemeline hami etmek, onu ihdar etmekten evlâdır.

Fakat imameyne göre bu söz, lâğv olur. Çünkü bu iki şeyden biri, yâni: beygir hürriyete salih değildir. Halbuki her ikisinin de, yâni: mâ-tufün aleyhin de, matufun da ayni hükme salih olması şarttır.

«Bir kimse, meselâ üç kölesi'hakkında: (Hazâ hurrun ev hazâ ve hazâ ;= bu hürdür veya bu ve bu) : diyerek üçüncüsünü vav ile atfda bulunsa üçüncü köle, derhal azad olur ve o kimse, birinci ile ikinci kö­lesinden hangisinin azad olması hususunda muhayyer bulunur. Çünkü, şevki kelâm, evvelki iki köleden birinin azad olmasını, üçüncü kölenin de buna azad olmakta teşrikini müfid bulunmuştur. Ancak İmam Züfe-re göre bunlardan hiç biri filhal azad olmaz. Belki o kimse, muhayyer­dir, ya birinci kölesini azad eder veya ikinci kölesile üçüncü kölesini azad eder. Zira üçüncü köleyi ikinci köle üzerine vavı cem ile atf et­miştir.

«Ev edatı, bazan da ibahe için olur. (İştegil bilhadisi ev bilfıkhi -hadis ile veya fıkıh ile uğraş) denilmesi gibi. Bu hâlde hadis ile, yahut fıkıh ile iştigâl istenilmiş ve her ikisinin cem'i de caiz bulunmuş olur.

«Ev kelimesi, bazan hattâ, illâ en mânâsını müfid olur. »nazmı şerifindeki ev, bir tevcihe göre hattâ manasına­dır ki: «onların azapları veya ıstıslahlan hususunda tevbeleri veya tâ-zipleri vaki oluncaya kadar sana ait bir şey yoktur.» meâlindedir.

(Leelzemenneke ev tu'tiyeni hakkı) cümlesindeki ev İse «illâ en» mânâsına olup «Senden ayrılmayacağım, meğer ki, bana hakkımı vere­sin» mealinde bulunmuştur.

«Ev edatı, bazan da «bel = belki» mânâsına gelir: nazmı şerifinde olduğu gibi ki: «Kâfirlerin yürekleri taş gibidir, belki kasvetçe taşdan daha katıdır.» meâlindedir.

nazmı celilindeki ev de «bel» manasınadır ki: şu mealdedir: «Onların cezaları ancak öldürülmeleri, belki asılmaları..» dır.

«Ev kelimesi, bazan da bir nevi tahyir için olup «ister» lâfzile ter­cüme olunur: (leekulennehu kabile ev lem yakbel) cümlesinde olduğu gibi ki! «Ona elbette söyleyeceğim, ister kabul etsin, ister kabul etme­sin» meâlindedir.

«Ev edatı, lâfzen veya manen siyakı nefiyde kullanılırsa umum ifa­de eder, umumi selbî, başka tâbir ile selbi külliyi mucip olur. Meğer ki, hilâfına bir karine bulunsun. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ev Amrun) de­nilse: «Bana ne Zeyd ne de Âmr geldi» denilmiş olur.

Kezalik: (în faaltü hazâ ev hazâ fealiyye savmü şehrin = şunu ve­ya şunu yaparsam bir ay oruç tutmak borcum olsun) denilmesi gibi ki, o iki şeyden herhangisini yapsa üzerine bir ay oruç tutmak lâzım gelir.

Vav ise evin aksinedir ki, yalnız şümulü, cem'i nefy eder, selbi kül-lî'yi icap etmez. Meselâ: (Mâ câenî Zeydün ve Amrün) denilse «Bana Zeyd ile Amrin ikisi gelmedi» denilmiş olur. Bunlardan yalnız birisinin gelmiş olduğu selb edilmiş bulunur. Meğer ki, bir karine bulunsun, o hâl­de vav edatı da ev gibi nefyin şümulünü, her birinden hükmün selbini ifade eder: (Lâ ter tekibilkezibe ve eklerriba) cümlesinde olduğu gibi ki, bununla yalan da, ribayı yemek de nefy edilmiş olur. Nitekim: (Mâca-enî Zeydün ve lâ Amrün) denildiği takdirde de hem Zeydün, hem de Âmr'in gelmiş olması nefy edilmiş bulunur.

«(Vekkeltü fülânen ev fülânen filbey'i -satışa filânı veya filânı tevkil ettim) denilse vekâlet, vekilin müphemiyyetine mebni kıyasen sa­hih olmaz. Fakat istihsanen sahih olur. Çünkü^vekâlette tevessü cari­dir. Bundaki müphemiyyet, nizaa müeddi olmaz. Bunlardan hangisi sa­tış, muamelesini ifa etse sahih olur. Artık diğerinin satışa salâhiyeti kal­maz ve bu sözle -her ikisinin vekâlette içtimai meşrut bulunmuş olmaz.

Mehr tesmiyesi hususunda ev edatı kullanılarak meselâ : (Hazâ mehrüki ev hazâ -mehrin şu mal veya şu maldır) denilse İmamı Âzam'a göre mehri misil lâzım gelir, bu veçhile mehr tesmiyesi, meçhu-liyetine mebni sahih olmaz.

(6) : (İmma): terdit edatıdır, «ya veya» diye terceme edilir: (Ha­zâ inınıa Zeydün ve imma Amrün -bu ya Zeyddir veya Âmr'dir) de­nilmesi gibi.

Bazan imma yerinde ev lâfzı kullanılır: (İmma Zeydün ev Amrün - ya Zeyd yahut Âmr'dir) cümlesinde olduğu gibi.

«İmmâ edatı, cümlei haberiyyede ya şek veya terdit için olur: (Cae imma Zeydün ve imma Amrün - ya Zeyd veya Âmr geldi) gibi.

Bazan da ibham için olur: nazmı keriminde olduğu gibi ki, Haktealâ, onlara azap etmesini veya kendilerini tövbeye nail buyuracağını lihikmetin ibham buyurmuştur.

«Cümleİ inşaiyeye dahil olan imma kelimesi, tahyir ve ibahe ifade eder: (Teallem imma hadisen ve imma fıkhen -ya hadis veya fıkıh te­ali üm et), (Kül imma teamen ve imma fâkiheten -ya team veya mey-va ye) cümlesinde olduğu gibi.

«İmma edatı, bazan tafdil, tebyin için olur: nazmı celîlinde olduğu gibi ki: «biz ona şükr edici veya küf-

ranı nimette bulunucu olduğu hâlde hidayet yolunu beyan ettik» meâ-Undedir.

(7).-(Em) : Udul ve rücu edatıdır, «yoksa» tâbirile tercüme edi­lir: (ekare'te em ketebte = okudun mu, yoksa yazdın mı) gibi.

Hemzei istifhamiyye ile tekabülde bulunan em, tesviye edatı olur

da emi muttasıla ve emi muadile nâmım alır: = onları korkutmuşsun, korkutmamışsın müsavidir.) gibi.

Bir de, emi munfasıla vardır ki, kendisine emi munkatıa da denir. Idrap makamında, yâni: bir sözden diğer bir söze geçmek hususunda kullanılır: -kör ile görür kim­se müsavi olur mu?. Yok yok zulmetler ile nur müsavi midir.) nazmı ce­lîlinde olduğu gibi.

Emi munkatıa, haberde vaki olunca «bel» mânâsını ifade eder. Ma­tufun aleyhin evveline hemze gelmez: (Ellezî reeytehu le Zeydün em Amrün -gördüğün kimse mutlaka Zeyd'dir, yok belki Âmr'dir.) cüm­lesinde olduğu gibi.

(8) -(Lâ): nefy edatıdır. Matufun aleyhe sabit olan hükmü, ma­tuftan selb eder: (Zeydün sahiyyün lâ gayruhu = Zeyd cömerttir, baş­kası deği!) denilmesi gibi.

Lâ, harfi atf olup mabâdini makabline nefyen rapt ve i'rabda ona tâbi kılar: (Eşşerefü bil'edebi lâ binnesebi = şeref edep iledir, neseb ile değildir.) gibi.

«Değil diye tercüme edilen lâ ya lâi tebrie, yok diye tercüme edilen lâ ya da leyseye müşabih lâ denir. (Hazâ hakkun lâ bâtılün = bu hak­tır, bâtıl değildir), (lâ mabude illallah = Allahtan başka mabut yoktur.) denilmesi gibi.

«Lâ edatı, vav ile içtima edince atf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kit eder: (Levseşşerefü bisserveti ve lâ birriyasetilfaniye = şeref servet ile ve fani riyaset ile değildir.) cümlesinde olduğu gibi.

«Lâ, nehy edatı da olur: (Lâ tekülil 'malelharam = haram malı ye­me) gibi. Lâ, muzari evvelinde müsbeti menfi kılar: (Lâ ya'lemü -bil­mez) gibi.

«Mazi evvelinde bulunan lâ, duaiyye olur: (Lâzale devletühu = dev­leti zail olmasın) gibi.

(9) - (Bel) : Idrap edatıdır. Makablini meskûtün anh bırakır, nefy ve isbata taarruz etmeksizin hükmü mâbâdine ispat eder, bu suretle yanlış bir sözü tashih ederek mâfâtı telâfiye, tedarüke vesile olur: (Cae Zeydün bel Amrün = Zeyd geldi, belki Âmr) denilmesi gibi.

«Bel edatının medhulü müfred olacağı gibi cümle de olur.' Müfred olunca atf edatı olarak atf işini görür: (Lâ tükrim Zeyden bel Amren -Zeyde ikram etme, belki Ârar'e ikram et), (mâ ekreme Zeydün bel Am­rün = Zeyd ikram etmedi, belki Âmr ikram etti.) denilmesi gibi.

Bu gibi cümlelerde bazan nefy, matufa teveccüh eder. Meselâ: (Mâ-cae Zeydün bel Amrün) sözü: «Zeyd gelmedi, belki Âmr geldi» mânâsı­na geldiği gibi bazan da «Zeyd gelmedi, belki Âmr gelmedi» mânâsına gelir.

«Idrap, ihbariyyatta cereyan eder, inşaiyyatta cereyan etmez. Çün­kü inşa, bir mânâyı bir lâfz ile icat demektir. İcat edilen bir şey ise ay­ni zamanda îdam edilemez. Ve inşaiyyatta tedarük, yâni: yanlış söyleni­len bir sözü tashih kabil olmaz. Binaenaleyh bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (Enti tâlikun vahideten bel sinteyni -sen bir talâk boş­sun, belki iki) dese üç talâk vaki olur. Zira talâk, inşadır. «Enti talikun = sen boşsun» sözünü: «bel isneyn = belki iki» demekle ilga etmiş ola­maz. Fakat: (lehu aliyye dirhemün bel dirheman -onun benim zimme­timde bir dirhem, belki iki dirhem alacağı vardır) denilse istihsanen iki dirhem lâzım gelir, üç dirhem lâzım gelmez. Çünkü «lehu aliyye dirhe­mün» sözü, bir ikrardır. îkrar ise ihbar olduğundan bunda tedarike ma­hal vardır.

«Kelâmı ilâhîde idrap, hikâye ve te'vil tarikile bulunur: belki onlar bir şek içinde oynayıp dururlar.) nazmı şerifinde olduğu gibi ki, onların Railerini kat'î surette bir hikâyeden ibarettir.

(10) - (Lâkin): Istidrâk edatıdır. Evvelki sözden neşet eden bir tevehhürmi kaldırmak için kullanılır. Meselâ: Zeyd'in gelmediğini bildiği hâlde Âmr'in geldiğini de tevehhüm eden bir muhataba karşı: (Cae Zey dün lâkin Amrün =, Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi) denilse bu teveh­hüm kaldırılmış olur.

«Lâkin edatı, müfredi müfret üzerine atf edince nefy edatı olur. Velâ edatının hilâfına olarak matufun aleyhden nefyedilen hükmü, matuf­ta icap ve ispat eder.

Lâkin edatı böyle müfrede dahil olunca makabli menfi olmalıdır ki, aralarında mugayeret hâsıl, olsun: (Mâcae Zeydün lâkin Amrün -Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi) denilmesi gibi.

«Lâkin edatı, cümleyi cümle üzerine atf iğin istimal edilince de bel edatının naziri olur. Matuf ile matufun aleyhin nefyen ve isbaten ihtilâ­fım icap eder. Matufun aleyh, gerek müsbet ve gerek menfî olsun. (Câe Zeydün lâkin Amrün lem yecî -Zeyd geldi, fakat Âmr gelmedi), (Mâ­cae Zeydün lâkin Amrün cae -Zeyd gelmedi, fakat Âmr geldi.) gibi.

«Lâkin kelimesinin istidrâk için olması için iki şart vardır. Birisi : ittisaki kelâmdır. Yâni: sözün intizamıdır, lâkin edatının makabli tedari­ke elverişli bulunmalıdır. Şöyle ki: evvelâ: sözün cüzüleri arasında ma­nevî bir irtibat bulunmalıdır ki, atf hâsıl olabilsin. Saniyen; isbat ma­hallî, nefy mahallinin gayri olmalıdır ki, aralarım cemi mümkün olsun, sözde tenakuz bulunmasın.

Meselâ: bir kimse, bir şahsa hitaben: (leke aleyye elfün karzen = senin benim üzerimde borç olarak bin kuruş alacağın vardır) demekle o şahıs: (lâ lâkin gasbün -yok, fakat o g.usbdir) )dese bu sözler ara­sında esasen bir ittisak ve irtibat bulunmuş olacağından lâkin edatile vasi sahih olur. Ancak borcun sebebi hataya hami edilerek yerine gasb ispat edilmiş olur. Böyle borcunu ikrar eden kimseyi ifadesinin bir kıs­mında tekzip etmek, onun ikrarım mutlak surette, iptal etmez, tki söz arasında irtibat ve ittisaki muhafaza için (lâ = yok) edatile yalnız bor­cun karz sebebile olduğu nefy edilmiş olur, yoksa asıl borç, nefy ve in­kâr edilmiş olmaz.

«Lâkin edatımn bulunduğu sözde ittisak bulunmadığı takdirde lâ­kin kelimesinin mâbadi, müste'nef, yâni: makabline taallûku olmayan başlı başına yeni bir söz olmuş olur. Meselâ: bir kimse, kendi izni olmak­sızın evlenen bir cariyesine hitaben: (lâ ücizünnikâhe lâkin ücizühu bi-miateyni = nikâha izin vermem, fakat nikâha iki yüz lira mehr mukabi­linde İcazet veririm) dese (lâkin ucizühu..) sözü, bir müste'nef kelâm ol­muş olur. Çünkü o kimse, nikâha icazetini esasından nefy etmiş bulun­maktadır. Artık iki yüz ile isbatında mânâ yoktur. Belki iki yüz lira mehr ile akd edilecek bir başka nikâha icazet vermiş olur.

378 -: (Hurufı carre) : Arapçada yirmi kadar harf vardır ki, bun­lardan her biri, medhûlünü lâfzen veya manen cer eder, yâni: esire oku­tur, mâkablindeki fî'lin veya şibhi fî'lin mânâsını dahil olduğu isme ve­ya isim ile müevvel diğer bir kelimeye çekip bağlar. Bunların hukukî hükümler bakımından başlıcaları: (be, ala, min, an, ilâ, fi, lâm) harfle­ridir. Bunlara dair sırasile biraz malûmat vereceğiz.

(1) -(be - bâ): ilsak edatıdır, makablini medhûlüne rapt eder. Meselâ: bir kimse hadimine: (lâtahruc illâ biizni = iznim olmadıkça çık­ma) dese huruç fî'li, izne bağlanılmış olur. Binaenaleyh her huruç için bir izin iktiza eder. Burada huruç -çıkmak fî.li, nekiredir, nefy siya­kında bulunmuştur. Siyakı nefide bulunan nekireler ise taammÜm eder, umum ifade eyler.

«Bâ edatının daha bir çok mânâları vardır. Bir kısmı şunlardır:

Bâ, istiâne için olur: (ketebtü bilkalemi - kalem ile yazdım) gibi. îsti'taf için olur: (billahi kulne lena = Allah için bize söyleyiniz) denil­mesi gibi. Kasem için olur: (Billahi mâ faaltü keza = Vallahi öyle yap­madım) gibi. Fî mânâsında olarak zarfiyet ifade eder: (Zeydün bilbele-di = Zeyd şehirdedir) gibi. Zaid bulunur. (Bihasbike Zeydün = Zeyd sana kâfidir) denilmesi gibi. Maa mânâsında bulunur. (Caelbeharü bin-kişafilezhari -bahar çiçeklerin açılmasile beraber geldi) denilmesi gibi.

«İstiane için olan bâ edatı, vesaile dahil olur. Çünkü makaside ve-sail ile istiane olunur: (bı'tü hâzelkitabe bidinarin -bu kitabı bir dina­ra sattım) denilmesi gibi ki kitap, mebi, ve sailden olan dinar da semen olmuş olur.

«Bâ edatı, mahalli fî'le, yâni: fî'lin mefulün binine dahil olunca filin o mahalli istiab etmesi = orayı kaplaması icap etmez. Meselâ: -başlarınıza mesh ediniz) nazmı şerifinde bâ harfi, mesh fiili­nin mefulü olan rüuse dahil olmuştur. Binaenaleyh bu mesh fî'linin bü­tün başı kaplaması lâzım gelmez.

(2) -(Ala -üzerine): kelimesi, sureten veya manen isti'lâ edatı­dır: (rekibe alelferesi = at üzerine bindi), (lehu hükmün alennasi = onun nas üzerine hükmü carîdir) denilmesi gibi.

«Alâ kelimesi, vaz'ı şer'î itibarile vücub için Kullanılır. Meselâ: (Li-iülânin aliyye elfün = filân için üzerimde bin kuruş vardır) denilse Dor-ca hami olunup verilmesi icap eder. Fakat buna muttasıl olarak «vedia» sözü ilâve edilirse o zaman vücub, bu vedianın hıfzına hami olunur.

«Nikâh, bey, icare gibi muavezata dahil olan alâ edatı, bâ gibi ıvez mânâsım ifade eder. Meselâ: (nekehtü hâzihü'merete alâ elfin) denilse kadının bin kuruş veya bin lira mehr ile nikâh edildiği anlaşılır. Kezalik: (bi'tü hâzelkitabe alâ elfin) denilse (bi'tü bielfin) denilmiş gibi olur da kitabın bin kuruş ıvez ile satıldığı ifade edilmiş olur.

«Talâk lâfzına dahil olan alâ, imameyne göre yine ıveze hami olu­nur, imamı Âzam'a göre ise şart için olmuş olur. Çünkü talâkın şarta tâ'liki ihtimâl dahilindedir. Binaenaleyh bir kadın kocasına: (talliknî se-lâsen alâ elfin = beni bin kuruş üzerine üç talâk ile boşa) deyip kocası da kendisini bir talâk ile.boşasa imameyne göre binin üçte birine ıvez olarak müstahık olur. Çünkü ıvezin eczası, rauavvezin, yâni: burada ta-îâkm eczasına inkisam eder, İmamı Âzam'a göre ise, bir şeye müstahık olmaz. Zira şartın eczası, meşrutun cüzlerine münkasim olmaz.

«Alâ edatı, bazan da şart edatı olur. Yâni: mâbadinin makabline şart-olduğunu anlatır:( kiili^f^tı Vji jtih^L ) Alîahtealâ'ya biç bir or­tak edinmemek üzere seninle mübayeada bulunurlar.) Nazmı celilinde olduğu gibi.

(3) - (Min): iptidaî gaye edatıdır. Burada gayeden maksat, me­safedir, bir mümted emirdir. Çünkü gaye, nihayetten ibaret olduğundan onun iptida ve intihası olamaz: (zehebtü mineliraki ilelhicazi = Iraktan Hicaza gittim) denilmesi gibi ki, gitmenin Iraktan başlayarak Hicaza kadar imtidat ettiğini ifade eder.

Min edatı; beyan için olur. (Lifelâniri aliyye aşeretün min fiddetin = filânın zimmetimde gümüşten on dirhem alacağı vardır) cümlesinde olduğu gibi.

Min edatı, teb'iz için de olur: (ekeltü mineteami -teamdan yedim) sözünde olduğu gibi.

Min kelimesi, bâ mânâsında müstameldir. = onu Allah'ın emrile saklarlar) kavli celîlinde olduğu gibi ki, «biemrillâhi» demektir.

Min edatı bazan da sıla, yâni: zaid olarak kullanılır: (Mâ caeni min ahadin) gibi ki: (mâ caenî ahadün -bana bir kimse gelmedi) demektir.

(4) -(An): Mücaveze ve teaddî edatıdır. Bazan «den» ile, bazan da «tarafından» ile tercüme olunur. Bazan da zaid olarak tercüme edil­mez, bazan da «mai zaide» ile birleşerek « amma» şeklinde zarf edatı olur. Şu misallerde olduğu gibi: (ir tehale aniddünya -dünyadan geçip gitti), (vükkiltü anilgayr - başkası tarafından vekil tâyin olundum),

(mâ ağnâ anhü malühu = ona malı faide vermedi), (eciü amma karibin

= yakında gelirim.)

«An kelimesi, bazan da lâm, alâ, ba'd mânâlarında kullanılır: (Ha­zâ ihsanün leke an ihsnaike -bu sana ihsanından dolayı bir ihsandır), (yedumu ismühu an elsüninnas -adı nâsın dilleri üzerinde devam eder), (reeytü garabeten an garabetin = bir garabetten sonra diğer bir gara­bet gördüm) cümlelerinde olduğu gibi.

(5) - (ilâ) : Intihai gaye edatıdır, mugayya denilen makablinin gaye denilen mâba'dine kadar imtidat ettiğini gösterir ve bazan bu ga­yenin o mugayyaya dahil olduğuna delâlet eder. Şöyle ki, ilâ kelimesinin bulunduğu cümlede sadrı kelâma, yâni: ilâ edatının üst tarafına bakı­lır: Eğer sadrı kelâmın gayeye intihası, imtidadî muhtemel işe ilâ, inti­hayı gayeye hami olunur: (ecceltüssemene ilâ şehrin = bedeli bir aya kadar te'cil ettim) denilmesi gibi ki, te'licde imtidat caridir. Bu hâlde gaye olan şehr -ay, te'cil müddetine dahil olur, artık bir ay tamam geçmedikçe semen talep edilemez.

Eğer sadrı kelâm, intiha ve imtidada mütehammil değilse mümkün olan yerlerde ilâ edatı, bir mahzufa teallûk ederek yine intihayi gayeye hami olunur: (bi'tü ilâ şehrin = bir aya kadar sattım) denilmesi gibi ki, bey = satış fî'linin imtidat ve intihaya ihtimâli olmadığından burada bir «müeccelen -veresiye» kaydi takdir olunur, âdeta (bi'tü müeccelen ilâ şehrin - bir aya kadar veresiye olarak sattım) denilmiş gibi olur. Bina­enaleyh bu satılan şeyin semeni bir aydan evvel istenilemez.

Ve eğer ilâ edatının bir mahzufa teallûku mümkün olmamakla be­raber sadrı kelâm, te'hire mütehammil bulunursa ilâ, sadri kelâmın te­hirine hami olunur: (Enti talıkun ilâ şehrin -sen bir aya kadar boş­sun) denilmesi gibi. Bu hâlde bir ay çıkmadıkça talâk vâki olmaz. Me­ğer ki, bununla derhal talâk vukuuna niyet edilmiş olsun. O takdirde ta­lâk müneccezen = filhâl vukubulur.

Fakat imam Züfere göre bu söz ile her hâlde müneccezen talâk ta­hakkuk eder. Çünkü te'cil ve tevkit, mevcudiyyetin sıfatıdır. Talâk ise bir emri vücudî değildir, artık bu sözdeki «ilâ şehrin» kaydi lâğv olmuş olur. Diğer eimmeye göre ise burada te'cil, talâkın değil, talâkı ikam, yâni: tatlikın sıfatıdır, ika' ise bir emri vücudîdir.

«Hâ edatım havi olan cümlede sadrı kelâm, gayeye ya mütenavi] olur veya olmaz. Eğer mütenavil olursa gaye, mugayyaya dahil olur. Gaye ister kendi kendine kaim olan şeylerden bulunsun ister bulunma­sın müsavidir.

Meselâ: (Ekeltüssemekete ilâ re'siha -balığı basma kadar yedim) sözünde semekenin gaye olan re'se tenavülü vardır ve re's, bizatihi ka­imdir. Binaenaleyh bu söz, balığın basile beraber yeyilmiş olduğunu ifa­de eder.

Kezaîik: ellerinizi de dirseklerinize kadar yıkayı­nız) kavli şerifinde ellerin dirseklere tenavüli, şümuli vardır. Çünkü dir­sekler de ellerden, kollardan sayılır. Dirsekler ise bizzat kaim değildir, belki ellerden ma'duttur. Burada merafik = dirsekler, vücut itibariie de­ğil, tekellüm itibariie bir gayedir. O hâlde bu gaye de mugayyaya dahil, olur. Fakat bu gayenin ötesinde bir şey var ise o, mugayya hükmüne da­hil olmaz, işte abdestte dirseklerin ilerisini yıkamanın ademi vücubi, bu esasa müstenit olup bu kavli şerifteki ilâ kelimesinden münfehim bulun­muştur.

Ama sadrı kelâm, gayeye mütenavil olmaz, yâni: gaye başka bir şey bulunmuş olursa gaye, mugayyanın hükmüne dahil bulunmaz. Gaye ister binefsihâ kaim olsun ister olmasın. Meselâ (Bi'tü hâzelbüstane ilâ hâitihî -bu bostanı dıvarına kadar sattım) sözünde büstanın hâite şü­mulü yoktur. Hait ise binersin! kaim bir şeydir. Binaenaleyh bu bostanın satışına divan dahil bulunmuş olmaz.

Kezalik: orucu geceye kadar tamamlayınız) kav­li şerifinde orucun gaye olan geceye §ümulü yoktur. Binaenaleyh gece oruç vaktine dahil değildir. Bu hâlde ilâ edatı, mugayyadaki hükmün ga­yeye kadar imtidadını ifade etmiş olur, gayeye gelince nihayet bulur.

Velhâsıl: ilâ edatından evvel, gaye mugayyaya dahil bulunmuş ise, bu gaye, ilâ ile mugayyadan hariç kalmaz. Bilâkis gaye mugayyaya da­hil bulunmamış ise ilâ gelmekle dahil olmaz. Çünkü şek ile yakın zail olmaz.

(6) -(Fî = de): Zarfiyet edatıdır. Medlulü, makablini zamanen veya mekânen müştemil olur, bir şeyin diğer bir şeye hakikaten veya mecazen duhul ettiğini ifade eder: (Zeydün filbeyt = Zeyd evdedir), (Ennecatü fıssıdık -kurtuluş doğruluktadır) gibi.

«Zarflar, zurufı zamaniyye ve zurufu mekâniyye nânıile iki türlü­dür. Zamanı olan zarflar, meanîye, gayri mer'î ahvâle mahsustur. Me-kâni olan zarflar ise hem meanîye, hem de zevata mahsustur.

Meselâ: (Sumtu fi ramazane_ = ramazanda oruç tuttum) sözünde­ki zarf, bir zarfı zamanıdır. Oruç tutmak ise gayri mer'î, meanîden mâ-dud bir hâldir. (Zeydün filbeyt -Zeyd odadadır), (râhatülmer'i fî bey-tihî = insanın rahatı kendi hanesindedir) sözlerindeki zarflar ise birer zarfı mekânıdır. Şu kadar var ki birincisindeki mazruf, yâni: zeyd, zat­tır, bir haricî mevcuttur. İkincisindeki mazruf ise meanîden olan istira­hat halidir.

«Fî edatının zurufı zamaniyyede mevcud bulunmasile mahzuf bu­lunması, imameyne göre müsavidir, istiap iktiza etmez. Çünkü bir şe­yin muhtasarı da o şeyin tamamı hükmündedir. Binaenaleyh bir kimse: (sumtü hâzihissene) dese (sumtü fî hâzihissene) demiş gibi olur. Artık birinci surette de bir senenin kamilen oruçla geçmiş olduğu ifade edil­miş olmaz. îmamı Âzam'a göre ise aralarında fark vardır: (Sumtü hâzi-hissenete = bu sene oruç tuttum) sözü, senenin tamamen oruçla geçti­ğini ifade eder. Çünkü zarf olan sene, mefulün bih menzilesinde bulun­muş, bu seneyi oruçla geçirdim, denilmiş gibi olur. Mefulün bih ise hi­lâfına delil bulunmadıkça kendisinin tamamına fiilin teallûkunu iktiza eder. Sumtü fî hazihisseneti - bu sene de oruç tuttum) sözü ise istiap iktiza etmez. Binaenaleyh sene içinde birgün, hattâ bir saat bile oruçla bulunmuş olan bir kimsenin böyle demesi sahih olur,

Kezalik: bir kimse zevcesine: (Enti talikun gaden -sen yarın boş­sun) dese bununla ertesi günün ilk cüz'ünde talâk vaki olur. Bununla er-

tesi günün ahirini kasd etmiş olduğunu söylese diyaneten tasdik olunur­sa da kazaen tasdik olunmaz. Fakat: (enti talikun filgadi = sen yarın­ki günde boğsun) dese böyle bir niyette bulunmuş olduğu hakkındaki iddiası, kazaen de tasdik olunur.

Böyle bir söz söylemiş olan kimse, ertesi günün muayyen bir cüz'ü-ne niyet etmemiş bulunursa talâkın vukuu için o günün ilk cüz'ü evlâ bu-hınmuş olur. Çünkü bu ilk cüzü, kendisini iradeye bir mâni, müzahim bu­lunmaksızın ilk evvel vücude gelmiş bulunur.

«Fî edatı, mekânda tancîz ifade eder. Meğer ki duhul, huruç gibi bir fîl takdir edilsin. O hâlde bu fiil, bir şart mesabesinde bulunur.

Meselâ: bir kimse, hariçte bulunan zevcesine: (Enti talikun fidda-ri = sen evde boşsun) dese derhal talâk vaki olur. Çünkü talâkın me­kânlara nisbeti müsavidir ve bir de mekân, mevcuttur. Mevcude talik ise tancizdir.

Amma bu söz ile: (Enti talikun fî duhulikiddare = sen eve girdiğin­de boşsun) demek istemiş ise kadın eve dahil olmadıkça boş olmaz. Zira, burada mukadder bulunan duhul fî'li, bir şart mesabesindedir. Nitekim sarahaten böyle söylediği veya: (Enti talikun in dahaltiddare = eve gi­rersen sen boşsun) denildiği surette de kabledduhul talâk vaki olmaz.

«(Enti talikun. fî meşiyyetillâh), (enti talikun f) iradetillâh), (enti talikun fî rızaillah) cümlelerinde de şartiyet mânâsı vardır. Yâni: talâ­kın vukuu için Hak Tealânm meşiyyeti, iradesi, rızası şart kılınmış de­mektir. Bu talâk hakkında bunların, meselâ rızayı ilâhînin teallûk edip etmediği ise bizce malûm değildir. Binaenaleyh bunların böyle söylenme-sile talâk vaki olmaz. (Enti talikun fî ilmillâhi = sen Allahın ilminde boşsun) denilmesi suretinde ise talâk derhal vaki olur. Zira Allahtealâ' nın ilmi, her şeyi muhittir ve Hak tealânm ademi ilm ile ittisafi muhal­dir. Artık talâk, mevcut bir şarta talik edilmiş gibi olacağından hemen tahakkuk eder.

(7) -(Li); Harfi, tâlil ve tahsis edatıdır. Yâni: ya bir şeyin illeti­ni beyan eder: (Darebtü Zeyden litte'dibi = Zeydi te'dip için doğdum) cümlesinde olduğu gibi. Veya bir şeyin diğer bir şeye, yâni: üzerine da­hil olup esire okuttuğu şeye irtibat ve münasebetini müfid olur. Şöyle ki: bu irtibat, ya mülkiyyet itibarile olur: (Elmalü lizeydin = mal Zey-din mülküdür) gibi veya temlik itibarile olur: (Vehebtülmale li Zeydin -malı Zeyde bağışladım) gibi. Veya istihkak itibarile olur: (Eşşerefü lilulemai -şeref ulemaya lâyıktır) gibi. Veya nisbet itibarile olur: (Ha­zâ ibnün li Zeydin = bu Zeyd'in oğludur) gibi.

«Harfi cer olan lâmi meksure, bazan tarih, âkibet, zarfiyet mânâ­larını mutazammin olur, bazan da zaid bulunur: (îtekeftü liaşrin bakıy-ne rain remazane = ramazandan on gün kalarak i'tikâf ettim), (felilmevti yuledülinsanü = insan akıbet ölmek için doğurulur), (Sumuli rü'yetihî -hilâlin görüldüğünde orug tutunuz), (Lâebalehu = onun ba­bası yoktur) cümlelerinde olduğu gibi.

«Lamı meksure, ismi müstegas evvelinde meftuh = üstün okundu­ğu gibi yai mütekellimden başka zamirlerin evvellerinde de meftuh okunur: (Ya lezeydin), (leke), (lehu), (lena) gibi.

379 -: (İstisna kelimeleri): Bir takım edatlardır ki, her biri bir şeyi diğer bir şeyden çıkarır, ona dahil bulunmadığını gösterir. Eğer bu çıkarma olmasa bu iki şeyden birinin diğerine hakikaten veya hükmen zühulü lâzım gelir. Baghcaları illâ, gayr, sivâ, mâada, .mâhalâ, lâ seyye-ma, hâşâ, beyd, belhe) kelimeleridir. Şöyle ki:

(1) -(illâ) : istisna edatıdır, istisnalar, muttasıl ve munfasıl kı-simlanna ayrılır. Meselâ: (Lâ aleyhi selâsü derahime illâ vahideten = benim onda bir dirhemi müstesna olmak üzere üç dirhem alacağım var­dır) denilse müstesna, müstesna minhin cinsinden olduğu için bir istis­nai muttasıl olmuş olur ve üç dirhemden bir dirhem istisna edildiği ci­hetle iki dirhem kaldığı itiraf edilmiş bulunur.

İllâ edatı için beyan bahsine müracaat!.

(2) - (Gayr) : Başka mânâsına bir istisna edatıdır. İzafetle kul­lanılır: (Mâ reeytü ehaden gayre Zeydin = Zeyd'den başka bir kimse görmedim), gibi. Bazan makabline sıfat olur. (Lâilâhe gayrıhu = onun gayri ilâh yoktur) gibi.

«Gayr kelimesi, bazan «illâ» mânâsına hami olunur. Şöyle ki: (lifü-lânin aleyye dirhemün gayrü danikin) ibaresinde gayr, merfu' okunarak dirheme sıfat yapılsa tam bir dirhem ikrar edilmiş olur. Fakat gayr, mansub okunsa «illâ» mânâsına olur. Bu hâlde bir dirhemin bir daniki müstesna olmak üzere mütebakisi ikrar edilmiş olur. Birinci suret: «fi­lânın bende danikin gayri olan bir dirhem alacağı vardır» meâlindedir.

İkinci suret ise filânın bende bir daniki müstesna olmak üzere bir dirhem alacağı meâlindedir.

Kezalik: (lifülânin aliyye dinarün gayrü aşeretin) denilip gayr ref edilse tam bir dinar ikrar edilmiş olur. Nasb edildiği surette ise İmam Muhammed'e göre yine bir dinar ikrar edilmiş olur. Çünkü müstesna ile müstesna minh bir cinsten olmadığı cihetle bu, bir istisnai munkati'dir. İmameyne göre ise bu, bitarikübeyan bir istisnai nıuttasiîdir. Bununla bir dinardan on dirhem istisna edilmekle kıymetinden on dirhem nok­san olmak üzere bir dinar ikrar edilmiş olur. (Bedaiül'usul).

«Gayrin tesniyesi, cem'i yoktur. Ağyar tâbiri müvelleddir.»

(3) -(Sivâ, seva): Gayr manasınadır. (Mâ sivallahi fânin - Al­lah'tan başkası fânidir) gibi. Bir kimse: (Abidi ahrarün siva fülânin = filândan başka kölelerin azaddır) dese filândan başka köleleri azad ol­muş olurlar.

(4) - (Adâ, mâada): Başka manasınadır, dahil oldukları kelime­ler mansup olur. (Mâreeytü hakimen mâada Zeyden -Zeyd'den başka hâkim görmedim) gibi.

(5) - (Mâhalâ) : Mâada manasınadır. Medhulü üstün okunur. (Elâ küllü şey'in mâ halâ Ailâhe batılün = biliniz ki, Allah'tan başka her şey fânidir) gibi.

(6) - (Lâseyyemâ): Bahusus mânâsına olup mâbâdini makabline tercih eder ve mâbâdi muzafün ileyh olarak mecrur olur. Mâbadi mah-zuf bir müptedanın haberi olmak üzere merfu da olabilir. (Zeydün âli-mün lâ seyyema şairin = Zeyd âlimdir, bilhassa şairdir) gibi.

(7) - (Hâşâ): müstesnayı tenzih için kullanılır ve medhulü mec­rur bulunur: (Ennasü fil gafeleti hâşelevliyai - nâs gaflettedirler, ev­liya ise bundan münezzehtir) gibi. (Hâşâ lillâhi) maazallah! demektir.

(8) -(Beyde): Enne lâfzına mukarin olarak lâkin mânâsında kul­lanılır: (lâ ilme lehu beyde ennehu âkilün = onun ilmi yoktur, lâkin akıllıdır) gibi. «Şu kadar var ki» diye de tercüme edilebilir.

(9) -(Belhe): Bazan «siva, min gayr» mânâsım ifade eder. (Bel­he Zeydin -Zeyd'den başka) gibi. Bir hadisi kudsîde şöyle buyurulmuş-tur:

Yâni: salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, in­sanların hatırlarına gelmedik şeyleri ihzar ettim ki, bunlar sizin mut­tali olduğunuz şeylerden bambaşkadır.

380 -: (Şart kelimden): Bunlar, bir şeyin vücudunun diğer bir şe­yin vücudüne teallûk ve tevakkuf ettiğini bildiren edatlardır ki, başlıca lan: (in, iza, izama, îev, meta, men, mâ) lâfızlarıdır. Şöyle ki:

(1) -(in) : Eğer, ise manasınadır, üzerine dahil olduğu fiili mazi­ye muzari, yâni istikbâl mânâsı verilir ve üzerine dahil olduğu muzarii cezm eder: (în caeküm binebein -size bir haber ile gelirse), (in tu'tinil-kitabe u'tike semenehu -bana kitabı verirsen sana parasını veririm) gibi.

İşte bu misâlde paranın verilmesi, kitabın verilmesine talik edilmiş­tir. Binaenaleyh «in>: edatı şart, «tu'tinilkitabe.- sözü bir cümlei şartiye, «u'tike semenehu» sözü de bir cümlei cezaiyedir.

«İni şartiye, vücude gelip gelmemek arasında mütereddit bulunan şeye dahil olur, yoksa kat'iyyülvücud veya kat'iyyülintifâ olan bir şeye dahil olmaz. Meğer ki bir nükteye mebni olsun.

Meselâ: Zeydin gelip gelmemesi melhuz olsa: (in cae Zeydün feek-rimhü = Zeyd gelirse ona ikram et) denilmesi doğru olui. Fakat Zeyd zaten gelmiş veya vefat edip gelmesi. mümkün bulunmamış ulursa böy­le denilmesi doğru olmaz.

Bu esas üzerine bazı meseleler, teferrü eder. Şöyle ki:

«Filhal mevcut bir şarta talik, tencizdir. Binaenaleyh bir kimse, zevcesine: (in câe fülânün min seferihî feenti talikun -filân seferinden gelirse benden boşsun) diyip o kimse de gelmiş bulunsa filhâl talâk vâ­ki olur.

Bilâkis vücudu, âdeten mümteni bir şarta talik, bâtıldır. Binaena­leyh vefat etmiş bir şahıs için: (in câe fülânün feenti talikun = filân gelirse sen boşsun) denilse bununla talâk vaki olmaz, bu söz lâğv ol­muş olur.

«Bir kimse, zevcesine: (in lem utallikki feenti talikun = seni boşa-mazsam sen boşsun) dese talâk bu zevç ile zevceden biri vefat edinceye kadar vaki olmaz, vefattan biran evvel vaki olur. Çünkü şartın, yâni: ademi tatiikin vukuuna teyakkun o vakitte husule gelir. Bu hâlde zevce, medhulün biha olup vefat eden 2evc bulunsa ona varis olur. Çünkü mu' tedde olacağından iddeti içinde zevciyet hükmü kısmen bakidir. Amma zevce bulunsa zevç, varis olamaz. Zira firkati kendisi ihtiyar etmiştir.

Fakat zevce medhulün biha olmayınca her ikisi de birbirine varis oîamaz. Çünkü bu hâlde iddet lâzım gelmiyeceğinden zevciyet tamamen lail olmuş olur.

(2) -(İza): Kelimesi, Kufilere göre şart ile zarf beyninde müşte­rektir. Bazan yalnız zarf için olur: = kasem olsun (ka-ranlığile ortalığı kaplayacağı zaman geceye) nazmı celilinde olduğu gi­bi. Bazan da yalnız şart için olur, zarfiyet mülâhaza olunmaz: (iza tu-sibke hasasetün fetecemmeli = sana bir fakr-ü zaruret isabet ederse1 gü­zelce sabr et) sözünde olduğu gibi.

İza kelimesi, basiriyyuna göre zarf için mevzudur, mücerret zarfi­yet için istimal olunur, şart ve talik mânâsı mülâhaza olunmaz: (vessub-hu iza beda -sabah belirdiği vakit) gibi. Bazan da zarf mânâsı sukut etmeksizin şart için kullanılır: (îza zehebte zehebtü = gideceğin zaman ben de giderim) -gibi ki, mütekellim, kendisinin gitmesini muhatabının gitmesine talik etmiştir.

«iza kelimesi, imamı Âzam'a göre zarf ile şart mânâsında müşte­rektir. İmanıeyne göre ise mücerret zarf içindir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: (iza lem utallikki feenti talikun = seni boşamadığım zaman sen boşsun) dese İmamı Âzam'a göre zevç ile zevceden biri vefat etme­dikçe bununla talâk vaki olmaz. İmameyne göre ise bu sözü müteakip talâk vaki olur. Çünkü talâk, tatlikten hali bir zamana izafe edilmiştir. Bu zaman ise bu sözü müteakip sükût edilir edilmez tahakkuk eder.

«iza edatı, cümlei ismiye evvelinde «müfacat» edatı olup ansızın, bir de bakılır ki, diye tercüme olunur: (iza nüm yezhebun -bir de ba­kılır ki, onlar, gidiyorlar) gibi.

(iz): kelimesi de geçmiş zamana mahsus zarf edatıdır: (îz küntü müteallimen ~ müteallim olduğum zaman) gibi. Yevm, hin, vakt, âmm kelimelerinin ahırlarına lâhik olarak: (yevmeizin, hineîzin, vakteizin âmmeizin) diye okunur ve: «o günkü gün, Öyle olduğu zaman, o vakit, o yıl) diye tercüme edilir.

«iza edatı, tâlil ve müfacat edatı da olur: (ce'tü iz reeytüke = sem gördüğüm için geldim), (harectü iz hüve zahibün -çıktım bir de bak­tım ki o gitmiş) gibi.

(3) -(Izamâ = ne zaman): kelimesi de zarf için olmakla bera­ber şart mânâsım da daima mutazammm bulunur: (Izamâ te'tini ükrim-ke -ne zaman bana gelirsen sana ikram ederim) gibi.

(4) -(Lev) : kelimesi, lügat itibarile maziye mahsus bir şart eda­tıdır. Medhulü fili muzari bulunursa mânâsım maziye tahvil eder: (lev cae Zeydün lereeytühü - Zeyd gelse idi elbette görürdüm), (lev yâle-mülmerü kadre hayatihi iema yuziuhu -insan hayatının kadrini bilsey­di onu zayi etmezdi) gibi.

Fakat fukahayi kirama göre lev kelimesi, nâsm lisanında istiare olarak «in» mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kimse zevce­sine: (enti talikun lev dehaltiddar) dese de kadın o haneye bu sözden evvel dahil bulunmuş olsa lügat bakımından mufallâka olması muvafık görülür. Fakat istimal bakımından talâk vaki olmaz. Bilâkis bu sözden sonra dahil olsa lügat bakımından talâk vaki olmaz. İstimale binaen va­ki olur. Çünkü bu sözün mânâsı lügatçe: «sen haneye dahil olmuş isen boşsun» demektir, istimalde ise: «sen haneye girer isen boşsun» demek­ten ibarettir. Bu husus, imam Ebu Yûsüf'ten mervîdir.

«Lev-edatı, bazan temenni mânâsını da ifade eder: (yekuîülmüc-rimune lev künna salihîn = günahkârlar derler ki: kâşki salih kişiler olsa idik) gibi.

«Levün cevabına bazan lâm dahil olup iki cümlenin birbirine irtiba­tını te'kit eder: = eğer yer ile gökte Allah tealâdan başka hükmü carî olan ilâhlar bulunsa idi elbette bu yer ile gök fesada uğrardı.) nazmı celilinde olduğu gibi.

«Levlâ kelimesi, «olmamış olsa» mânâsını ifade eder: (levlâ hidaye-tullahl İema neca ehadün -Allah tealâmn hidayeti olmamış olsa idi hiçbir kimse kurtulamazdı.) gibi. Bu kelime, teşvik, tevbih, temenni mâ­nalarında da istimal olunur. Nitekim: nazmi celilin-deki levla, teşvik ve tahzîz içindir. Her zümreden bazı zatlar, ayrılıp fı­kıh tahsil etmeli değil midir, mealinde olup dinî malûmat sahiplerinin yetişmesine teşviki mutazammındır.

«Levmâ kelimesi de hem «ellâ» kelimesi gibi tahzîz ve teşvik edatı­dır. Hem de bazan «levlâ» mânâsında müstameldir.

(5) __ (Meta) : Mutlak ve müphem vakt edatıdır, üç zamandan bi­rine muhtas değildir. Ve bu kelimeden şartiyet mânâsı sakıt olmaz, da­ima vücut ile adem arasında mütereddit bulunan şeylere dahil olur. Bi­naenaleyh bir kimse zevcesine: (enti talikun meta lem ütallıkki = seni ne zaman boşamazsam sen boşsun) dese bu sözü müteakip hemen ta­lâk vaki olur. Çünkü şart, yâni: boşamaksızm geçen bir an tahakkuk etmiş bulunur.

Bir kimse zevcesine: (enti talikun meta şi'ti = sen dilediğin zaman boşsun) dese talâkı zevcesine tefviz etmiş olur. Bu talâk, mahalline ik-tisar etmez, kadın nefsini dilediği zaman tatlik edebilir. Çünkü meta, de­diğimiz veçhile müphem, gayri muayyen bir zaman edatıdır.

«Metama» kelimesi de ayni hükümdedir.

«Meta, zamandan suale mevzu istifham edatı da olur: (Meta kare' te = ne zaman okudum), (meta hû = o ne zaman) gibi.

(6) -(Men) : kelimesi akl sahiplerine mahsus olup «kim ki» mânâ­sına şart edatıdır: (men tes'a ilâ şey'in yenelhu = kim ki bir şeye çalı­şırsa ona nail olur) gibi.

«Men edatı, istifhamiyye, mevsufe, mevsıüe olarak da kullanılır: (men caeke = sana kim geldi), (faka Zeydün alâ men adahü = Zeyd kendisinden başkalarına faik oldu), = ve onlardan kimi iman etti, kimi de kâfir oldu.) gibi.

«Men edatı, lâfzen müfred ise de manen cem olabilir.

«Men za kelimesi, «bu kim» demektir. (Men li bikeza) gibi tâbir­lerde: (men yazmenü lî bikeza = filân hususu bana kim zamim olur.) gibi bir mânâda kullanılır.

(7) __ (Ma) : kelimesi, «ne» mânâsında olup ekseri zevilukulün

gayrisinde şartiye, istifhamı ye, mevsufe, nafiye, mevsule, masdariye ve zaide olarak kullanılır. Şöyle ki: Mai şartiye, şart ve ceza iktiza eder, dahil olduğu muzarileri cezm eyler: Allah tealâ nâsa, rahmetinden ne açarsa onu tutacak bulunmaz) gibi.

Mai istifhamiye, ne mânâsına olan bir suale mevzu bulunur: (mâ tekulü fî hakkıhî - onun hakkında ne dersin) gibi. Bu mânın evveline harfi cer dahil olursa ahirinden elifi düşer: (neden sual ederler?) gibi.

Mai mevsufe, şey mânâsını müfid olup kendisinden sonra bir sıfat bulunur: (bi'sema yef'alûn = yaptıkları şey ne fena) gibi.

Mai nafiye, medhulünü nefy eder, muzariin evvelinde bulunursa nefyi hal edatı olur: (Mâcae = gelmedi), (mâyeciü - gelmiyor) gibi.

Mai mevsule, o ki, o şey ki, diye tercüme olunup ismi mevsul bulunur, kendisini takip eden cümleye veya şibhi cümleye «sıla» tâbir edi­lir: (alimtü matüridü = dilediğin şeyi bildim), (mâtüridü lâ yuced -o şey ki diliyorsun bulunmaz) gibi.

Mai masdariye, dahil olduğu cümleyi masdar hükmünde kılar: gibi ki, «anetüküm» meâlindedir. «Meşakkatiniz ona güç gelmektedir» mânâsını müfiddir.

(kallema = az kere), (innemâ ene beşerim = ben ancak insanım) gibi. Mai zaide, bazı fî'Uerm, edatların sonuna muttasıl bulunur: «Mâza, «bu ne» manasınadır: (mâzettegafül = bu tegafül ne?) gi­bi. Bu zâ, bazan zaid olur: (mâza kare'te -ne okudun) gibi. Bazan da evveline esre bir lam dahil olup bir şeyin illetini sual için kullanılır: (li-ma za tezhebun = ne için gidiyorsunuz) gibi.

381- : (İstifham edatları): Bunlar, bir şey hakkında malûmat is­tenmeye mevzu kelimelerdir. İstifham ise bir şeyin suretinin zihinde hu­sulünü istemekten ibarettir. Bu edatların başlıcaları: (e, men, mâ, keyf, kem) kelimeleridir. Şöyle ki:

(1) -(e) : Harfi, istifham içindir. Bu hâlde hurufi meaniden bu­lunmuş olur: (ezehebe Zeydün = Zeyd gitti mi),' (ezeyden teştümü ve hüve ehuke = Zeyde söğer misin ki, o senin kardeşindir veya Zeyde kardeşin olduğu hâlde söğer misin) gibi.

(e, eş'arda nida edatı olarak kullanılır: yâ Patimeî yerinde «yâ Fa-tımu» denilmesi gibi. Bazan da istigase -yardıma çağırma için kullanı­lır: (yâ Zeyden üamrin -ey Zeyd! Amre koş) gibi. «Yâ Zeydah liam-rin» de denilir.

(2) -(Men), (mâ) edatları hakkında yukarıda şart edatları sı­rasında malûmat verilmiştir.

(3) - (Keyfe) : kelimesi, vaz'ı itibarile hâlden, yâni: insanların. ellerinde bulunmayan hastalık, sağlık, gençlik, ihtiyarlık gibi vasıflar­dan suale mevzudur, istizah edatıdır. Meselâ: (keyfe ente = sen nasıl­sın?) sözile muhatabın sıhhat ve afiyette olup olmadığı sorulmuş olur.

«Keyf kelimesi, bir kimseye bir vasfı, bir keyfiyeti tefviz hususun­da mecaz olarak kullanılır ve bu cihetle bunun üzerine bazı meseleler, tefemi eder: şöyle ki: Bir hususta hâlden sual mülakim olursa, yâni: sözün iptidası, bazı keyfiyetler ile ilgili bulunursa keyf kelimesini isti­mal, muteber olur ve illâ muteber olmayıp keyf lâğv bulunur.

Meselâ; bir kimse kölesine: (ente hurrun keyfe şi'te -sen nasıl is­tersen hürsün) dese köle derha! azad olur. Bu cihet, onun meşiyyetine tefviz edilmiş olmaz. Çünkü itkin keyfiyeti yoktur, bunda anlaşılması şariin hitabına mütevakkıf bir cihet mevcut değildir. Artık asıl ıtk bu­lunduktan sonra bunun hâl ve keyfiyeti kölenin dilemesine tefviz edi­lemez.

Kezalik: bir kimse medhulün biha olmayan zevcesine: (enti tali-kun keyfe şi'ti - sen dilediğin gibi boşsun) dese kadın derhal bir bain talâk ile boş olur. Meşiyyetine mahal kalmaz. Çünkü bu hâlde zevciyet derhal zail olup kadın başka talâka mahal olmaktan çıkmış bulunaca­ğı cihetle artık keyfe ile suale mahal bulunmayarak keyfe lâğv olmuş bulunur.

Bilâkis bir kimse, medhulün biha olan zevcesine: (enti talikun key­fe şi'ti = sen dilediğin veçhile boşsun) dese kadın hemen ric'iyyen boş olur. Sonra talâkın'keyfiyeti, yâni: ric'i veya bâin olması zevceye tef­viz edilmiş olur. Çünkü böyle vasfı, keyfiyeti istemeğe, araştırmaya sı­ra asîm vücudünden sonra gelir. Binaenaleyh kablelmeşiyye asıl talâk vukubulur, ve bu talâkta böyle keyfiyyet carî olduğundan bu keyfe eda­tı, lâğv olmamış bulunur. Bu hâlde zevç. talâkın keyfiyetine niyyet et­memiş veya niyeti zevcenin meşiyyetine muvafık bulunmuş, meselâ: iki­si de talâkı baine niyet eylemiş ise o veçhile talâk tekarrür eder.

Fakat niyetleri tevafuk etmezse talâk, ric'î olarak kalır. Çünkü ni­yetler tearuz edince ikisi de sakıt olup asıl talâk kalır ki, o da. ric'îden başkası değildir.

Bu esas, İmamı Âzam'a göredir. İmameyne göre ise ıtak. talâk, ni­kâh, bey' gibi kendisine işaret edilmesi kabil olmayan, yâni: âyân ka­bilinden bulunmayan şeylerde keyf kelimesi, yalnız vasf;ı değil, asla da raci olur. Artık ıtk, talâk meselelerinde rekikin veya zevcenin bu tef­viz meclisinde m.pşiyyetleri vuku bulmadıkça ne ıtk. ne de talâk vaki olmaz. Meşiyyetleri bulunursa, o zaman İmamı Âzam'm beyanatı veç-iıile ahkâm cereyan eder.

(5) -(Kem): adatı. «ne kadar> mânâsında müphem adede mev­zu bir isimdir. Binaenaleyh bir kimse zevcesine: {enti talikun kem şi'ti -sen dilediğin kadar boşsun) dese kadın, mecliste dilemedikçe boş ol­maz. Çünkü talâkta adet mevcuttur. Bu hâlde kadın kendisini mecliste bir veya iki veya üç talâk ile tatlik edebilir. Şu kadar var ki, bu tatlik, zevcin iradesine- mutabık bulunmak lâzımdır. Kadın talâkın dilemeden meclis dağılsa artık tefviz bâtıl olur, nefsini tatlik edemez.

<-Kem kelimesi, istifham ve teksir edatı olarak da kullanılır: (kem indeke minelkütübi = yanında kitaplardan ne kadar var?), (kem min âkilin terahü fakiren - nice âkiî kimseleri fakir görürsün) gibi.

382 -: (Esmai zuruf) : Bir şeyin bir zamanda veya mekânda veya diğer bir şey ile beraber veya ondan evvel veya sonra vuku bulduğunu ifade eden kelimelerdir ki, başlıcalan: (maa, kabl, ba'd. ind) lâfızları­dır. Şöyle ki:

(1) - (Maa): kelimesi, mukarenet ifade eder, beraber lâf zile ter­cüme edilir ve isme muzaf olarak istimal edilir. (Iştereytüddevate ma-alkalemi -hokkayı kalem ile beraber satın aldım) gibi. Bazan da izafe-siz olarak kullanılır, münevven olarak hâl vaki olur: (Kara'nelkitabe maan -kitabı hep beraber okuduk) gibi.

«Bir kimse, zevcesine medhulün biha olsun olmasın : {enti talikun vahideten maa vahidetin -sen bir talâk boşsun, bir talâk ile beraber) veya (enti taîikun vahideten maaha vahidetün = sen kondisile beraber bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk vaki olur. Çünkü ikinci talâk maa edatiîe birinci talâka mukarin bulunmuş olur.

«Maa kelimesi, bazı kere mecazen «ba'd» mânâsında kullanılır: artık şüphe yok ki, çetinlikten sonra bir kolaylık vardır.) gibi.

(2) -(Kabl) : kelimesi, evvel mânâsına zarfı zaman olup tekad-düm ifade eder, yâni: bir şeyin diğer bir şeyden evvel vuku bulduğunu müfid olur: (cae Zeydün kable Amrin -Zeyd Amrden evvel geldi) gibi.

«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine : (enti talikun va­hideten kableha vahidetün -sen kendisinden evvel bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese iki talâk tahakkuk eder. Fakat: (enti talikun vahideten kable vahidetin -sen bir talâktan evvel, bir talâk boşsun) dese bir talâk vaki olur. Çünkü birinci misâlde kabliyyet, ikinci vahide ile kaimdir, onun sıfatıdır, ikinci talâkı birinci talâka takdim ise zevcin vüs'unde değildir. Binaenaleyh zevcin sözünü tashih, lâğvdan siyanet için birinci talâk ile ikinci talâk filhal birden ika edilmiş sayılır. İkinci misâlde ise kabliyyet, birinci vahide ile, sabık talâk ile kaimdir, onun vasfıdır. Artık sabık talâk vaki olmuş olunca kadının talâka mahalli-yeti kalmaz.

(3) -(Ba'd) : kelimesi, sonra mânâsına bir zarfı zamandır, te'hir ifade eder ve çok kere izafetle istimal olunur: {Cae Zeydün ba'de Am­rin = Zeyd Amrden sonra geldi) gibi. Bazan da izafetten kesilip zam - ötüre üzere mebni olarak kullanılır: (Min badü = bundan sonra) gibi.

«Menfi olan fili mazi veya muzari sonunda bulunan badü kelime­si, henüz, daha mânâsını ifade eder: (mâkaretü badü = henüz okuma­dım), (lem yakre badü = daha okunmadı) gibi.

«Bir kimse, medhulün bihası olmayan zevcesine: {enti talikun va­hideten ba'de vahidetin = sen bir talâk ile boşsun bir talâktan sonra) dese iki talâk vaki olur. (Enti talikun vahideten ba'deha vahidetün sen kendisinden sonra bir talâk bulunan bir talâk ile boşsun) dese bir talâk tahakkuk eder. Çünkü ba'de edatı kable kelimesinin aksinedir. Bi­naenaleyh ikinci misalde ba'diyyet, ikinci vahide ile kaimdir. Birinci ta­lâk vaki olduktan sonra artık ikinci talâka mahal kalmaz.

(4) -(İnde) : kelimesi, mekân ve zamanca kurbe, huzura delâlet eden bir zarftır-, izafetle istimal olunur: (karatülkitabe inde ahi -ki­tabı kardeşimin yanında okudum), (cae ahi indessubhi -kardeşim sa­bahleyin = sabah olduğunda geldi) gibi.

« (tndi elfün lizeydin -yanımda Zeydin bin kuruşu vardır) sözü, hıfz edilecek bir vedianın mevcudiyetine delâlet eder. Yoksa söyleyenin zimmetinde lâzımüleda bir borç bulunduğuna delâlet etmez. Meğer ki, bu söze «deynen = borç olarak» kaydi ilâve edilmiş, olsun.

şüphe yok ki din, nezdi ilâhîde islâmdan ibarettir) kavli şerifindeki «indallâh», «fi hükmillâh» manasınadır. Çün­kü Allah tealâ mekândan, zamandan münezzehtir.

«Bir kimse, medhulün biha olan zevcesine : (enti talikun inde kül­li yevmin = sen her günde boşsun) dese üç günde birerden üç talâk va­ki olur. (Enti talikun fî külli yevmin = sen her bir günde boşsun), (en­ti talikun maa külli yevmin -sen her gün ile beraber boşsun) denilme­si de böyledir. (Enti talikun külle yevmin = sen bütün gün boşsun) de­nilip fazlaya niyet bulunmasa yalmz bir talâk vaki olur. Yalnız İmam Züfere göre bununla da üç günde üç talâk vaki olur. [6

Anket

Mecelle hukuktan nasıl haberdar oldunuz?: